Sıcak Çarpması ve Tedavisi

Küresel ısınma, birçok ülkede sıcaklıkların tehlikeli boyutlara ulaşmasına yol açmaktadır. İnsan sağlığını en ciddi şekilde etkileyen durumlardan biri ise sıcak çarpmasıdır.

Sıcak çarpması nedir?

Dış ortamın ısısı ne olursa olsun vücut içi sıcaklığı belli ve güvenli bir seviyede tutacak mekanizmalara sahibiz. En basit tabirle, bu sistem iki temel görev üstlenir:

  1. Isı üretimi
  2. Isı atılımı

Isı üretimi

Vücudumuz, hayatta kalabilmek için belirli bir iç ısıyı sabit tutmak zorundadır. Metabolizmamız bu nedenle sürekli olarak ısı üretir; bu miktar ortalama saatte 100 kaloridir. Ancak, bu sıcaklığı sabit tutmak için üretilen ısının belirli bir kısmı dışarı atılmalıdır. Aksi takdirde, vücut ısısı her saat 1 derece yükselecektir. Yoğun fiziksel aktivite, ısı üretimini 10 kat veya daha fazla artırabilir. Örneğin, sporcularda ve ağır işçilerde metabolizma ile saatte 1000 kalorinin üzerinde ısı üretimi gerçekleşebilir. Dışarıdan gelen ısı (güneş ve sıcak hava) da başka bir faktördür. Yaz aylarında güneş altında kalmak, saatte 150 kaloriye kadar ek ısı artışına neden olabilir. Ayrıca, bazı hastalıklar, aşırı kas kasılması (titreme), tiroid bezinin aşırı çalışması ve bazı ilaçlar (özellikle uyarıcılar) vücut ısısını artırabilir.

Isının atılımı (vücudun soğuması)

Vücut, hem ısı üreterek hem de mevcut ısıyı dışarı atarak iç sıcaklığımızı dengede tutar. Beyindeki bir termostat gibi çalışan hipotalamus bölgesi bu dengeyi sağlar. En önemli soğutma organımız deridir. Sıcaklık arttığında, kalp deriye daha fazla kan pompalar ve ter bezleri daha aktif hale gelir. Böylece ısı, vücut yüzeyine taşınmış olur. Ter bezlerinin ürettiği ter, deriyi buharlaşma yoluyla soğutur. Ancak, nemli havalarda buharlaşma zorlaşır ve nem oranı %75’i geçerse terleme, ısıyı azaltmada etkili olmaz. Sıcaklığın etkisini azaltmadaki bir başka mekanizma ise aklimatizasyondur (ortama uyum sağlamak). Bu uyum, bir hafta veya biraz daha uzun bir sürede gerçekleşir. Aklimatizasyon sağlandığında vücut, daha erken terlemeye başlar ve daha fazla ter üretir. Terdeki tuzu geri emerek daha verimli çalışır. Sıcak ortama alışkın olmayan bir kişi saatte 1 litre terleyerek 580 kalori ısıyı uzaklaştırabilirken, alışkın olan bir kişi saatte 2-3 litre terleyerek 1700 kalorinin üzerinde ısıyı dışarı atabilir..

Sıcak çarpması

Vücudun sıcaklığı sabit tutan termostat mekanizması düzgün çalışmazsa, iç sıcaklık artar. Bu sıcaklık 41 dereceyi aşarsa, acil müdahale gerektiren ciddi bir sorun ortaya çıkar. Aşırı ısı, hücrelerimize doğrudan zarar verir, hatta hücrelerin ölümüne yol açabilir. En ağır hasar öncelikle kaslarda meydana gelir ve buna rabdomiyoliz denir. Parçalanan kasların artıkları ise miyoglobin olarak adlandırılır. Miyoglobin, böbreklere çökerek fonksiyonlarını bozabilir; bu duruma akut böbrek yetmezliği denir. Etkilenen bir başka organ ise karaciğerdir. Sarılık, kan şekerinin düşmesi, pıhtılaşma bozuklukları ve beyin ödemi gibi durumlar ortaya çıkabilir ve bunlar ölümle sonuçlanabilir. Diğer organlar kadar olmasa da, akciğerler de ilerleyen saatlerde işlevsiz hale gelebilir.

Sıcak Çarpması Çeşitleri

Klasik sıcak çarpması NEHS olarak adlandırılır. Bu terim, İngilizce’deki “Nonexertional Heat Stroke” (Egzersizle İlişkisi Olmayan Sıcak Çarpması) kelimelerinin kısaltılmışıdır. Genellikle küçük çocuklar, yaşlılar ve kronik hastalığı olan kişilerde görülür. İkinci tip sıcak çarpması ise EHS adıyla bilinen Efor İlişkili Sıcak Çarpmasıdır (İngilizce: “Exertional Heat Stroke“). Bu tür, daha çok genç sporcularda ve ağır efor sarf eden işçilerde ortaya çıkar. Tedavi edilmediğinde her ikisi de ölümcüldür

Belirtiler

Deride kızarıklık ve ısı artışı, baş ağrısı, baş dönmesi ve sersemlik, kas ağrısı ve krampları, şuur bulanıklığı, bilinç kaybı ve bayılma gibi belirtiler kişiden kişiye farklı şiddette ortaya çıkabilir. Ancak tanı koymada en önemli kriter, vücut ısısının 41 derecenin üzerine çıkmasıdır. Koltuk altı veya dil altından yapılan ölçümler daha düşük sonuç verebilir. Bu nedenle, rektal ölçüm yapmak gerekebilir.

Tedavi

İlk bir saat içinde tanı koyarak tedaviye başlamak hayati öneme sahiptir. Aksi takdirde, ölüm olasılığı hızla artar. Yapılması gereken ilk şey, hastayı acil olarak soğutmaktır.

Hastayı soğutma yöntemleri

Hastane ortamına ve sağlık personeline ihtiyaç duyulmadan uygulanabilecek soğutma yöntemleri şunlardır:

Buzlu su ile soğutma

Hastanın tüm elbiseleri çıkarıldıktan sonra, üzeri buzlu suda ıslatılmış havlularla örtülür ve bu havlular ısındıkça yenileriyle değiştirilir. Koltuk altlarına ve kasıklara buz torbaları yerleştirilir. Bu yöntem çok etkili olsa da, bilinci açık hastalarda uygulanması zor ve rahatsız edici olabilir.

Buharlaştırma ile soğutma

Hastanın tüm elbiseleri çıkarıldıktan sonra üzerine ılık su dökülür ve güçlü bir vantilatör yardımıyla suyun buharlaşması sağlanır. Buharlaşan su, altındaki deriyi soğutur.

Daha etkili soğutma yöntemleri bulunsa da, bunlar karmaşık cihazlar ve hastane ortamı gerektirir. Soğutma dışındaki tedaviler hastane ortamında semptomlara göre uygulanır. Öncelikle sıvı ve elektrolit kaybının giderilmesi, ardından organ fonksiyonlarını korumaya yönelik tedaviler gerçekleştirilir.

Ateş düşürücü ilaçlar

Aspirin ve parasetamol gibi ateş düşürücü ilaçlar sıcak çarpmasında kesinlikle kullanılmamalıdır. Çünkü bunlar fayda sağlamadığı gibi zararlı da olabilir.

Sonuç

Özellikle efor ilişkili sıcak çarpması (EHS) genç ve sağlıklı kişilerde görülür. Tanı, ancak vücut ısısının 41 derecenin üzerinde olduğunun tespit edilmesiyle konulur. Tedavide ise ilk 1 saat çok önemlidir ve hastanın bulunduğu yerden başlayarak hastaneye nakledilene kadar soğutulması gereklidir. Ancak kırsal bölgedeki yürüyüşcülerde ve operasyon alanındaki askerlerde bunu gerçekleştirmek güç olabilir.

Dünyanın İlk Kadın Doktoru

Tüm dünyada kadınlara eğitim hakkının tanınması ancak 19. yüzyılda yaygınlaşmıştır. Örnek verecek olursak Almanya’da kadınlara tıp fakültelerine girme hakkı 1899 da tanınmıştır. Türkiye’de ise kadınlar ancak 1922 yılında İstanbul Darülfünunu Tıp Fakültesine kabul edilmiş ve 1928 yılında altı kadın tıp doktoru diploması almıştır. Oysa ülkemizde kadınlara yükseköğremim hakkı 1914 yılında verilmiştir. Geçmiş dönemlerde kadınların tıp eğitiminden dışlanmasının nedeni kadınların narin doğaları gereği doktor olmaya uygun olmadıkları inancı idi.

Kadınlar doktor olamaz düşüncesi nasıl değiştirildi?

Dorothea Christiane Erxleben isimli kadın 1715 yılında Almanya’da doğdu. Çocukluk döneminin önemli bir kısmı hastalıklar nedeni ile yatakta geçti. Bu onda çok güçlü bir öğrenme isteği oluşturdu. Babası aydınlanma ideallerini savunan bir doktordu ve kız çocuklarının da erkekler ile eşit koşullarda eğitim almaları gerektiğine inanıyordu. Erxleben babasının da gayretleri ile diğer kardeşlerinin girdiği bütün derslere katıldı ve bağımsız olarak yalnız erkeklere öğretilen dersleri de öğrendi. Ancak babasının çabaları bir süre sonra eğitimini tam olarak sürdürmesine yetmedi ve baba bir okul müdürü arkadaşindan yardım istedi. Okul müdürü gönüllü olarak Dorothea Christiane Erxleben’in eğitimini üstlendi.

Doktor olma yolunda ilk adımlar

Erxleben ileri yaşlarda babası hasta bakarken ona eşlik etmeye başladı. Erkek kardeşi tıp fakültesine başladığında kendisi 21 yaşında idi ancak o yıllarda kadınların tıp eğitimi alması imkansızdı.

1740 yılında yani 25 yaşında iken Prusya Kralı II. Frederick’ten Tıp Fakültesinde okumak için izin isteğinde bulundu. Bu isteği 1741 yılında kraliyet kararnamesi ile onaylandı. Ancak kendisi yalnızca öğrenci olan erkek kardeşi ile derslere girebiliyordu. Kısa bir süre sonra kardeşi askere alınıp fakülteden ayrılınca derslere devam imkanı kalmadı. Erxleben, 1742’de Gründliche Untersuchung der Ursachen, die das weibliche Geschlecht vom Studieren abhalten (Kadın Cinsiyetini Eğitimden Alıkoyan Nedenlerin Kapsamlı Bir İncelemesi) başlıklı bir kitap yayınlayarak bu kısıtlamalara alenen meydan okudu. Fakülteye alınmamasına karşın Erxleben babasının kliniğinde çalışarak kendini eğitmeye gayret etti. 1747 yılında 32 yaşında iken bu kliniği tek başına yönetmeye başladı. İleri yıllarda bazı meslektaşları onu bir hastaya yanlış tedavi uygulayıp ölümüne neden olduğu gerekçesiyle şikayet ettiler ve kliniğinin geçici olarak kapanmasına yol açtılar. Ancak Erxleben bu yaşağı protesto etti ve daha önce aldığı kraliyet iznini kanıt göstererek tıp diploması almak için talepte bulundu.

Dünyanın İlk Diplomalı Kadın Doktoru

Çabalarını hiç hafifletmeyen Erxleben 1754 yılında 39 yaşında tezini savunup kabul ettirdi ve onur derecesi ile diploma aldı. Böylede Almanya’nın (ve dünyanın) ilk kadın doktoru olma şerefini kazanmış oldu. Şu sözü uzun yıllar unutulmadı: “Herkes bilge bir kadın ister, ancak ona bilgeliğini kullanma fırsatını kimse vermez”.

Dorothea Christiane Erxleben’in öncü çalışmaları, kendinden sonraki kadınların tıp doktoru olabilmelerine çok büyük ölçüde yardımcı olmakla kalmayıp, aynı zamanda Aydınlanma döneminde kadınların eğitimi ve toplumdaki yeri hakkındaki tartışmalara da katkıda bulunmuştur. Kadınların Alman tıp fakültelerine geniş çapta yeniden kabul edilmesi yaklaşık 150 yıl sürecektir. Mirası, günümüzde onun adını taşıyan çeşitli kurumlar ve ödüller aracılığıyla onurlandırılmaktadır.”

Not

Bu paylaşımda bahsedilen “Aydınlanma”, başta 17. ve 18. yüzyıllar olmak üzere Avrupa’ya hakim olan önemli bir entelektüel ve felsefi harekettir. Çoğunlukla “Akıl Çağı” olarak adlandırılır çünkü geleneğin, batıl inancın veya sorgusuz dini dogmanın aksine, bilginin ve otoritenin birincil kaynakları olarak akıl, mantık ve bilimsel araştırmayı savunmuştur.

İşte Aydınlanma’nın Dorothea Erxleben’in hikayesiyle bağlantısı:

  • Geleneğe Meydan Okuma: Aydınlanma, insanların yerleşik normları ve otoriteleri sorgulamasını teşvik etti. Dorothea için bu, kadınların yüksek öğrenim veya tıp mesleği için uygun olmadığına dair geleneksel görüşe meydan okumak anlamına geliyordu.
  • Akıl ve Bilgiye Vurgu: Eylem, akıl ve gözlem yoluyla insanlığın evreni anlayabileceği ve toplumu geliştirebileceği fikrine değer verdi. Dorothea’nın resmi bir tıp diploması alma çabası ve tıbbı “şarlatanlık” yerine akılcı ilkelere dayalı olarak uygulama arzusu, bilgiye ve rasyonel anlayışa yapılan bu vurguyla örtüşüyor.
  • Eğitim ve Toplum Üzerine Tartışmalar: Aydınlanma, toplumda eğitimin rolü ve kadınlar da dahil olmak üzere bireylerin hakları ve yeri de dahil olmak üzere sosyal reformlar hakkında geniş çaplı tartışmaları tetikledi. Dorothea’nın meşru bir doktor olarak tanınma mücadelesi, kadınların yetenekleri ve entelektüel ve profesyonel hayata tam olarak katılma hakları hakkındaki bu daha geniş toplumsal tartışmalara doğrudan bir katkıydı.

Özetle, Dorothea Christiane Erxleben, insan potansiyeli, akıl ve toplumsal ilerleme hakkındaki yeni fikirlerin giderek güç kazandığı bir dönemde yaşadı. Doktor olma yönündeki kişisel mücadelesi, bu Aydınlanma ideallerinin pratik bir göstergesi idi ve o dönemde kadınlar için kabul edilebilir olanın sınırlarını zorladı.

Dövme (Tatuaj) Kanser Riski Taşır mı?

Kalıcı dövme yaptırma alışkanlığı tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de hızla artmaktadır. Özellikle kadınlarda bu artış çok daha yüksektir. Tabii ki her insan gibi dövme yaptıranlarda da ileri yıllarda birtakım kanserler ortaya çıkabilmektedir. Ancak deride olan istenmeyen durumlar dışında vücuttaki diğer bölge kanserlerinin dövme ile alakalı olabileceği hiç düşünülmemiş ve bu konuda ciddi araştırmalar yapılmamıştır.

Dövme (Tatuaj) Nasıl Yapılır?

Dövme derinin dermis denilen tabakasına birtakım boya damlacıkları yerleştirilerek yapılır. Siyah, kırmızı, mavi gibi ana renkleri ve diğer renkleri oluşturan boyalar alkol veya su gibi sıvılarla karıştırılarak mikro enjeksiyonlar yapılır.

Dövme Boyalarının İçerdiği Maddeler

Bazı boyalar kanser yapma olasılığı olan metaller ve kimyasallar içerir. Bunların başında Cadmium, Arsenik ve Cobalt gelmektedir. Bu ve buna benzer yabancı cisimlere ait çok küçük parçacıklar yıllar içerisinde daha derinlere doğru göç ederek sonunda lenf sistemi dediğimiz kanallara ulaşır ve lenf nodülleri denilen çok küçük filtre odalarında tutularak ömür boyu bu nodüller içinde kalır.

Dövme Boyalarının Denetimi

Bazı gelişmiş ülkelerde içinde zararlı olduğu kesin olarak bilinen maddelerin boyalarda kullanılması yasaklanmıştır. Ancak dövme yapan işletmelerin hangi boyaları kullandığını bilmek mümkün değildir. Çünkü bu işletmelerin büyük bir kısmının yetkili kurumlarca yeterli denetimi yapılamamaktadır. Bu nedenle ülkemizde dövme yapan işletmelerde güvenilir maddelerin kullanılıp kullanılmadığı bilinmemektedir. Ancak teorik olarak güvenilir maddeler olduğu zannedilen dövme boyalarının da lenf düğümlerinde (veya bezlerinde) biriktiği de bir gerçektir. İşte gerçek sorun lenf bezlerinde biriken bu maddelerin ileride nelere yol açabileceğidir.

Dövme Yaptıranlarda Kanser Riski

İsveç ve Danimarka’da yapılan iki ayrı çalışmada dövmesi (tatuajı) olan insanlarda lenfoma denilen bir çeşit lenf kanserinin daha sık görüldüğü gösterilmiştir. Bu risk özellikle geniş alanlarda dövmesi olanlarda daha yüksek bulunmuştur. Buna karşılık dövme yaptırmaya bağlı olarak deri kanseri görülmesinde şu ana kadar çok anlamlı bir artış tesbit edilmemiştir. Ayrıca dövme yaptıranlarda her ne kadar lenfoma riski yükseliyorsa da bir bütün olarak düşünüldüğünde sigara içmek, çok güneş altında kalmak ve bazı yaygın kullanılan kimyasalların kanser yapma riski dövmeye göre çok daha yüksektir.

Dövme’ye Bağlı Kanser Riski Azaltılabilir mi?

Sigara içenler erken dönemde sigarayı bıraktıklarında kanser riski azalmaktadır. Ancak dövmede durum farklıdır. Dövme lazer ile silinmeye çalışıldığında kullanılan boyalar yok olmaz ve sadece daha küçük parçacıklara ayrılır. Bu sayede lenf sistemi bu boyaları lenf düğümlerine taşıyarak görünmez hale getirir. Bu bir çözüm değildir ve hatta lenf düğümlerindeki birikim arttığı için teorik olarak riskin artması söz konusu olabilir. Uzun süre önce yapılmış bir döğme ameliyat ile çıkartıldığında lenf düğümlerine artık küçük parçaların taşınması söz konusu değildir. Buna karşılık daha önce lend düğümlerine taşınmış olan parçaların hala lenfoma oluşturma riski devam eder.

Sonuç

Dövme yaptırma alışkanlığı giderek artmaktadır. Eğer dövme yaptırmak istiyor iseniz yapabileceğiniz tek şey dövme yapan işletmenin güvenli boyalar kullanıp kullanmadığını araştırmanızdır. Bu da çok kolay bir işlem değildir. Bir kere dövme yaptırdıktan sonra ileride sildirseniz veya ameliyat ile dövmeyi çıkarttırsanız bile lenfoma riski devam edecektir. Ancak dövmenin riski diğer kanser yapan faktörlerin yanında oldukça düşüktür.

İlgili yazılar ve linkler:

Tatuaj (dövme) silinebilir mi?