Egzersiz ve Sağlık

Modern Yaşamda Hareketin Önemi

Fit bir görünüm mü, yoksa sağlıklı bir yaşam mı?

Fit olmak; toplumun estetik algısına uygun bir vücut görünümüne ve yüksek bir fiziksel aktivite kapasitesine sahip olmaktır. Sağlıklı olmak ise; yaşam kalitemizi düşürecek ciddi bir tıbbi sorun olmaksızın hayatımızı sürdürebilmektir. Genç yaşlarda bu iki özelliğe aynı anda sahip olmak kolaydır, ancak yaş ilerledikçe bu dengeyi korumak zorlaşır. Her ne kadar yaşlanma kaçınılmaz bir süreç olsa da, bu süreci “sağlıklı” ve “hareketli” geçirmek bizim elimizdedir.

Fiziksel Aktiviteye Tarihsel Bakış: Nereden Nereye?

Fiziksel aktivite, en temel tanımıyla kaslarımızı kullanarak enerji harcadığımız her türlü harekettir. Tarih boyunca bu aktiviteler “spor” değil, hayatta kalma mücadelesinin bir parçasıydı.

  • Tarih Öncesi ve Tarım Dönemi: Atalarımız avcı-toplayıcı olarak hayatta kalmak için günde kilometrelerce yol katetmek, avlanmak ve barınak yapmak zorundaydı. Yaklaşık 10.000 yıl önce başlayan tarım toplumunda da durum çok farklı değildi; insan gücü hala temel enerji kaynağıydı ve günlük kalori harcaması bugüne kıyasla çok yüksekti.
  • Endüstri Dönemi: 18. yüzyıldan 2. Dünya Savaşı sonuna kadar süren bu dönemde makineler hayatımıza girse de, insan gücü hala ön plandaydı. İnsanlar işlerine yürüyerek gidiyor, fabrikalarda ve tarlalarda bedensel güçle çalışıyorlardı.
  • Teknolojik Dönem (Günümüz): 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren tablo tamamen değişti. Artık işler makineler ve robotlar tarafından yapılıyor, ulaşım araçlarla sağlanıyor. Evde ve işte “kas gücü” gerektiren işler minimuma indi. Enerji harcamamızın dramatik şekilde azaldığı bu dönem, modern sağlık sorunlarının da temelini oluşturdu.

Sinsi Tehlike: Hareketsiz Yaşam

Günümüzde, özellikle gelişmiş ülkelerde “hareketsizlik” (sedanter yaşam) norm haline gelmiştir. Markete arabayla gitmek, asansör kullanmak, saatlerce masa başında veya ekran karşısında oturmak günlük rutinimiz oldu. Çocuklar bile sokakta koşmak yerine tablet başında vakit geçiriyor.

Tıbbi otoriteler hareketsiz yaşamı “Sinsi Katil” olarak tanımlamaktadır. Araştırmalar, hareketsizliğin sadece obeziteye değil; kalp damar hastalıklarına, Tip 2 diyabete, yüksek tansiyona, inmeye ve hatta bazı kanser türlerine zemin hazırladığını kanıtlamıştır. Hareketsiz bireylerin erken ölüm riski, hareketli bir yaşam sürenlere göre %30 daha fazladır.

Fiziksel Aktivite, Kondisyon ve Egzersiz: Fark Nedir?

Bu kavramları doğru ayırt etmek gerekir:

  1. Fiziksel Aktivite: Günlük hayatta kaslarımızı kullandığımız her türlü hareket (ev işi yapmak, bahçe sulamak vb.).
  2. Fiziksel Kondisyon: Bir işi daha hızlı, verimli ve yorulmadan yapabilme kapasitesidir. Sadece sporcular için değil, günlük hayatta da yaşam kalitesini artırır.
  3. Egzersiz: Sağlığı korumak veya kondisyonu artırmak amacıyla; planlı, yapılandırılmış ve tekrarlayan fiziksel aktivitelerdir.

Bulaşık yıkamak veya ofiste yürümek fiziksel aktivitedir ancak egzersiz değildir. Bir aktivitenin egzersiz sayılabilmesi için şu özellikleri taşıması gerekir:

  • Belli bir tempoda ve sürede yapılmalıdır.
  • Kalp atım hızını artırmalıdır.
  • Nefes alışverişini hızlandırmalıdır.
  • Vücutta ısınma ve hafif terleme hissi yaratmalıdır.

Egzersizin Süresi ve Sıklığı: Ne Kadar Hareket Etmeliyiz?

Peki, sağlığımızı korumak için ne kadar egzersiz yapmalıyız? Tıbbi kılavuzlar ve Dünya Sağlık Örgütü (WHO), yetişkinler için şu genel kuralları önermektedir:

1. Haftalık Süre Hedefi:

Sağlıklı bir yetişkinin haftada en az 150 dakika orta şiddette (tempolu yürüyüş gibi) veya 75 dakika yüksek şiddette (koşu gibi) aerobik egzersiz yapması önerilir. Bu süreyi haftaya yaymak en idealidir. Örneğin; haftada 5 gün, günde 30 dakika tempolu yürüyüş bu hedefi tutturmanızı sağlar.

2. Devamlılık Esastır:

Egzersizin fayda sağlaması için “düzenli” olması gerekir. Ayda bir kez yapılan çok ağır bir sporun sağlığa katkısı sınırlıyken, her gün yapılan 20 dakikalık bir yürüyüşün metabolizmaya etkisi mucizevidir.

3. Şiddetin Ayarlanması:

Egzersiz sırasında “Konuşma Testi”ni uygulayabilirsiniz. Egzersiz yaparken yanınızdakiyle nefes nefese kalmadan konuşabiliyorsanız bu “orta şiddette” bir egzersizdir. Eğer konuşmakta zorlanıyorsanız “yüksek şiddette” demektir. Yağ yakımı ve kalp sağlığı için genelde orta şiddet yeterlidir.

4. Güçlendirme Egzersizleri:

Sadece yürümek veya koşmak yetmez. Haftada en az 2 gün, büyük kas gruplarını (bacak, kalça, sırt, karın, göğüs, omuz ve kol) çalıştıran güçlendirme egzersizleri yapılmalıdır. Bu, yaşla birlikte gelen kas kaybını (sarkopeni) önlemenin tek yoludur.

Sonuç: Harekete Geçmek İçin Geç Değil

Atalarımız hayatta kalmak için hareket etmek zorundaydı; biz ise sağlıklı kalmak ve uzun yaşamak için hareket etmek zorundayız. Hangi egzersiz tipini seçerseniz seçin (yürüyüş, yüzme, bisiklet veya dans), en iyi egzersiz severek yaptığınız ve sürdürebildiğiniz egzersizdir.

Unutmayın, hiç egzersiz yapmamaktansa az yapmak iyidir, ancak önerilen seviyeye ulaşmak sağlığınız için en büyük yatırımdır. Eğer kronik bir rahatsızlığınız varsa veya uzun süredir hareketsizseniz, bir egzersiz programına başlamadan önce mutlaka doktorunuza danışın.

Sağlıklı ve hareketli günler dilerim.

Yapay Zeka (Artificial Intelligence) ve Tıbbi Uygulamaları

Yapay Zeka nedir

Dünyada bilinen adı “artificial intelligence” (kısaltılmışı AI) olan yapay zeka son 10 yılda yaşamımıza çok belirgin bir şekilde girdi ve etkisini hızla genişletiyor.

Yapay Zeka (YZ) teknolojik tanımı ile makinelerin bilgisayar yazılımları ve algoritmaları aracılığı ile insanlar gibi gördükleri ve duyduklarına dayanarak öğrenebilmeleri, mantık yürütebilmeleri ve alıcılar (sensörler) yardımı ile algılama yeteneği kazanabilmeleridir.

Ancak bu teknik tanım size soğuk veya sadece mühendisleri ilgilendiren bir konu gibi gelmesin. Aslında yapay zeka, bugün cebimizdeki telefondan izlediğimiz filme kadar her yerde olduğu gibi, sağlığımızı emanet ettiğimiz hastanelerde ve ameliyathanelerde de devrim yaratıyor.

Peki, bir Plastik ve Estetik Cerrahi uzmanı olarak ben ve hastalarım bu teknolojiden nasıl yararlanıyoruz? Gelin, bilim kurgu filmlerini aratmayan bu gelişmeleri, muayenehane ve ameliyathane pratiğimize nasıl yansıttığımıza bakalım.

Plastik Cerrahide Yapay Zeka: Estetik ve Onarımda Yeni Bir Dönem

Plastik cerrahi, tıp dünyasında “sanatın ve bilimin birleştiği nokta” olarak tanımlanır. Yapay zeka ise bu birleşimi daha hassas, daha öngörülebilir ve daha güvenli hale getiren güçlü bir yardımcıdır.

1. “Sonuç Nasıl Olacak?” Sorusuna Bilimsel Yanıtlar

Hastalarımızın en büyük endişesi genellikle belirsizliktir. “Burnum yüzüme yakışacak mı?”, “Meme estetiği sonrası vücut oranım nasıl görünecek?” gibi sorular artık sadece cerrahın tecrübesine dayalı tahminlerle değil, yapay zeka destekli simülasyonlarla yanıtlanıyor.

  • Daha Gerçekçi Simülasyonlar: Eski yöntemlerin aksine, yapay zeka destekli 3 boyutlu (3D) görüntüleme sistemleri, binlerce ameliyat sonucunu analiz ederek, sizin doku yapınıza ve yüz oranlarınıza en uygun sonucu saniyeler içinde modelleyebiliyor.
  • Ortak Dil Oluşturma: Bu teknoloji sayesinde hasta ile cerrah olarak aynı ekrana bakıp, aynı hedef üzerinde anlaşabiliyoruz. “Doğal görünüm” kavramını somutlaştırıyoruz.

2. Rekonstrüktif (Onarım) Cerrahide Hassas Planlama

Plastik cerrahi sadece estetikten ibaret değildir; kaza, yanık veya kanser sonrası doku kayıplarının onarımı (rekonstrüksiyon) işimizin en zorlu kısmıdır.

Yapay zeka burada devreye girerek:

  • Mikrocerrahi Haritalama: Doku nakli yapacağımız damarların yerini ve yapısını milimetrik hassasiyetle tespit etmemize yardımcı oluyor.
  • Kişiye Özel Protezler: Özellikle yüz ve kafa kemiği onarımlarında, hastanın sağlam tarafındaki anatomiyi aynalayarak (mirroring), eksik taraf için birebir uyumlu parçaların 3D yazıcılarla üretilmesini sağlıyor.

3. Hasta Güvenliği ve Erken Teşhis

Yapay zeka, gözle görülemeyeni görme konusunda bizlere destek olur. Örneğin, deri kanserlerinin (melanom gibi) erken teşhisinde, binlerce leke görseliyle eğitilmiş algoritmalar, şüpheli lezyonları çok erken evrede tespit etmemize yardımcı olabiliyor. Ayrıca ameliyat sonrası iyileşme sürecini takip eden akıllı uygulamalar, enfeksiyon riski gibi durumları önceden haber verebiliyor.

Yapay Zeka Cerrahın Yerini Alabilir mi?

Bu, sıkça karşılaştığım bir soru. Cevabım net: Hayır, alamaz; ama cerrahı daha iyi bir cerrah yapar.

Yapay zeka muazzam bir veri işleme kapasitesine sahip olsa da, plastik cerrahi; matematiksel oranların ötesinde bir estetik vizyon, empati, doku hissi ve anlık karar verme yeteneği gerektirir. Bir robot, bir hastanın “bakışlarındaki yorgunluğu” veya “gülüşündeki hüznü” analiz edemez; bunu ancak bir insan anlayabilir.

Sonuç Olarak

Yapay zeka, benim için ameliyathanedeki en güvenilir “yardımcı pilottur”. Direksiyonda tecrübesi ve estetik görüşüyle cerrahınız olarak ben varım; ancak yan koltukta bize yol haritasını en net şekilde çizen, riskleri hesaplayan ve sonucu öngören süper bir zeka oturuyor.

Teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin, hekimlik sanatının özündeki “insana dokunma” ilkesi değişmeyecektir. Bizler, yapay zekayı bu sanatın daha mükemmel icra edilmesi için kullanmaya ve gelişmeleri sizin sağlığınız için takip etmeye devam ediyoruz.

Tıp Etiği ve Sosyal Medya

Sosyal Medya, Etik Değerler ve Size Olan Saygım Hakkında

Değerli Hastalarım ve Takipçilerim,

Günümüzde sosyal medya, hayatımızın ayrılmaz bir parçası. Sağlık konusunda bilgi arayışınızda internetin ne kadar belirleyici olduğunu biliyorum. Ancak bu mecralarda ne yazık ki tıbbi işlemlerin ticarileştirildiği, yanıltıcı vaatlerin havada uçuştuğu ve sağlığın basit bir tüketim nesnesine indirgendiği bir bilgi kirliliği ile karşılaşıyoruz.

Bir hekim olarak önceliğim; sadece hastalığınızı tedavi etmek değil, aynı zamanda size, haklarınıza ve mahremiyetinize en üst düzeyde saygı göstermektir. Bu web sitesinde ve sosyal medya hesaplarımda gördüğünüz (veya özellikle görmediğiniz) içerikler, Türk Tabipleri Birliği Meslek Etiği Kuralları ve Tıbbi Deontoloji ilkelerine olan bağlılığımın bir sonucudur.

Sizlerle iletişim kurarken “fenomen” olmayı değil, “güvenilir hekim” olmayı seçiyorum. Bu nedenle paylaşımlarımda aşağıdaki kırmızı çizgilerime sadık kalıyorum:

1. Mahremiyetiniz Benim İçin Reklamdan Değerlidir

Sosyal medyada sıkça rastladığınız “Öncesi/Sonrası” fotoğraflarını, ameliyat/işlem sırasındaki görüntüleri veya hasta ile çekilen “reklam kokan” fotoğrafları benim sayfalarımda göremezsiniz.

  • Neden? Çünkü siz bir “reklam objesi” değil, bir bireysiniz. Hasta mahremiyeti benim için kutsaldır. İzin verilmiş dahi olsa, hastanın tedavi sürecini bir pazarlama aracı olarak kullanmayı etik bulmuyorum.

2. Sizi Yanıltıcı Vaatlerden Koruyorum

Tıp biliminde “garantili sonuç”, “mucizevi yöntem”, “%100 başarı” gibi kavramlar yoktur.

  • Neden? Her bünye, her hasta ve her tedavi süreci kendine özgüdür. Sayfalarımda sizi ikna etmeye yönelik abartılı süslemeler yerine; sadece bilimsel olarak kanıtlanmış, doğruluğu teyit edilmiş ve gerçekçi tıbbi bilgileri bulursunuz.

3. Sağlık, Ticari Bir Ürün Değildir

Benim için hekimlik, ticari kaygıların ötesinde bir güven müessesesidir.

  • Neden? Bu nedenle hesaplarımda “kampanya”, “indirim”, “çekiliş” veya “ücretsiz muayene” gibi sağlığı ticarileştiren, talep yaratmaya yönelik ifadeler kullanmam. Amacım size bir şey “satmak” değil, sağlığınızı korumak ve iyileştirmektir.

4. Teşhis “DM”den Değil, Muayenehanede Konulur

Sosyal medya üzerinden gelen fotoğraf veya mesajlarla teşhis koymanın, tedavi önermenin tıbben ve hukuken sakıncalı olduğunu hatırlatmak isterim.

  • Neden? Sizi gerçekten iyileştirebilmem için yüz yüze görüşmemiz, detaylı muayene etmemiz gerekir. İnternet ortamı, hekim-hasta ilişkisinin yerini tutamaz.

Özetle;

Bu sayfalarda gördüğünüz her satır, sizin sağlığınıza ve haklarınıza duyduğum saygının bir yansımasıdır. Bilgi kirliliğinden uzak, şeffaf ve etik bir sağlık hizmeti almak isteyen herkesle bu çatı altında buluşmaktan mutluluk duyuyorum.

Sağlıklı günler dilerim.

Prof. Dr. Ege Özgentaş
Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Uzmanı

D Vitamini Desteği Ne Kadar Gerekli?

D Vitamini Gerçeği: Kimlerin İhtiyacı Var, Kimlerin Yok?

Yaşamımızı sürdürebilmemiz için her gün düzenli olarak almamız gereken besin maddeleri medeniyetlerin öncesinden beri çok iyi bilinmektedir. Bunlar esas olarak su, karbonhidrat, yağ, protein ve minerallerdir. Eğer yaşadığınız ortamda su, karbonhidrat (tahıl, mısır, patates, pirinç), protein (et, süt, yumurta), yağ (bitkisel veya hayvansal) ve mineraller (her türlü sebze ve meyve) mevcutsa ve bunları düzenli olarak tüketebiliyor isek normal koşullarda herhangi bir maddenin eksikliğini göstermememiz gerekmektedir.

Tıbbın ve bilimin ilerlemesi ile bu temel maddelerin yanında öncelikle vitaminler, amino asitler ve değişik kimyasal yapıdaki yağlar bulundu ve bunların insan yaşamındaki etkileri araştırıldı. Daha sonraki aşama bu maddelerin laboratuvarlarda üretilmesi ve insanların kullanabilmesi için piyasaya sürülmesi idi. Bunları üretmek masraflı idi ve bu tür ilaçları (ya da destekleyici maddeleri) satabilmek için bazı nedenlerin yaratılması gerekiyordu.

Dev ilaç firmaları her sağlıklı insanın anlamsız bir şekilde vitamin ve sözde besleyici maddeleri düzenli olarak kullanmalarını teşvik etmek için yıllarca dünya çapında reklamlar yaptılar. Ancak zaman içinde bazı şeylerin abartıldığı ortaya çıktı. Bu maddelerin başında C Vitamini geliyor. Bu konuda yazdığım yazıya bu bağlantıyı tıklayarak ulaşabilirsiniz:

<a href=”https://egeozgentas.com.tr/c-vitamini-faydalari/” target=”_blank” rel=”noopener” title=””>C Vitamini</a>

Sırada D Vitamini Var

Tıp literatüründe D vitamini kan seviyesi ile kas iskelet sistemi hastalıkları, kalp damar sistemi hastalıkları, kanserler, enfeksiyon hastalıkları ve otoimmün sistem hastalıkları arasında bir ilişki bulunduğunu gösteren çok sayıda çalışma mevcuttur. Bu çalışmalara dayanarak toplumda düzenli olarak kanda D vitamini seviyesi ölçülmesi ve tamamlayıcı olarak düzenli D vitamini kullanılması alışkanlığı ortaya çıkmıştır.

Vitaminler vücut tarafından üretilemeyen ve mutlaka dışardan alınması gereken maddelerdir. Bu yönden bakıldığında D vitamini gerçek bir vitamin değildir; çünkü yeterli güneş ışığı gören kişilerde dışarıdan alınmasına gerek yoktur. Ancak coğrafi bölge şartları, yaşam şartlarındaki ve giyim alışkanlıklarındaki değişiklikler insanların daha az güneş ışığı altında zaman geçirmelerine yol açmıştır. Toplumda güneşten sentezlenen D vitamininin yeterli olmayacağı ve dışardan alınması gerektiği düşüncesi yerleşmiştir. Bu da D vitamini içeren ürünlerin satışının patlamasına yol açmıştır.

Bilim Ne Diyor? (Haziran 2024 Kılavuzları)

The Journal of Clinical Endocrinology & Metabolism dergisinin Haziran 2024 yılında yayınlanan makalesinde, ezber bozan bazı önemli uyarı ve öneriler bulunmaktadır. Bu yeni kılavuzu yaş gruplarına ve özel durumlara göre şöyle özetleyebiliriz:

Genel bir kural olarak; toplumlarda olumsuz koşullarda yaşayan dar gelirli gruplarda herkese rutin olarak kanda D vitamini bakılması sürdürülebilir bir durum değildir. Bu durumlarda test yapılmaksızın doğrudan D vitamini takviyesi gerekebilir.

1-18 Yaş Arası Çocuklarda D Vitamini Kullanımı

Bu yaş grubunda D vitamini eksikliği ve buna bağlı olarak ortaya çıkan bir kemik hastalığı olan raşitizm yaygındır. Ayrıca D vitamini eksikliği çocuklarda solunum sistemi hastalıklarının da artmasına yol açmaktadır. Bu nedenle risk altındaki çocuklara günlük D vitamini takviyesi yapılması uygundur.

50 Yaş Altındaki Erişkinlerde D Vitamini Kullanımı

Bu yaş grubunda her ne kadar D vitamini kan seviyeleri düşük olan kişiler bulunsa da, sağlıklı bireylerde sürekli D vitamini takviyesine ve rutin olarak kanda D vitamini seviyesini ölçmeye gerek yoktur.

50 İle 74 Yaş Grubu Arasındaki Erişkinlerde D Vitamini Kullanımı

Bu yaş grubu, çeşitli nedenlerle kanda D vitamini seviyesinin düşmeye başladığı ve kemik kaybının görüldüğü dönemdir. Ancak şaşırtıcı bir şekilde, bu yaş grubundaki sağlıklı kişilerde de sürekli D vitamini takviyesine ve rutin olarak kanda D vitamini seviyesi ölçülmesine gerek yoktur.

75 Yaş ve Üzerindeki Erişkinlerde D Vitamini Kullanımı

İleri yaş grubundaki kişilerde D vitamini kan seviyesinin düşüklüğüne çok daha sık rastlanır. Bu oran ABD’de yaklaşık %20 civarındadır. Bu yaştakilerde bilimsel veriler ışığında günlük veya belirli aralıklarla D vitamini takviyesi yapılması önerilir. Ancak yine de rutin olarak kanda D vitamini seviyesi bakılmasına gerek yoktur; doğrudan takviye (ampirik yaklaşım) daha maliyet etkindir.

Gebelikte D Vitamini Takviyesi

Gebelerde beslenme bebeğin sağlıklı büyümesi için çok önemli bir faktördür. Kan D vitamini seviyesi düştüğünde annenin sağlığı risk altına girebilir (yüksek tansiyon, preeklampsi, eklampsi). Fetüs (cenin) gelişimi bozulabilir, erken doğum veya rahim içi ölüm görülebilir. Bu grupta istenmeyen olasılıkları azaltmak için ampirik (test yapmadan, bilimsel kanıta dayalı) D vitamini takviyesi önerilir. Bu gruptaki annelere de rutin olarak kanda D vitamini seviyesi ölçümü yapılması gereksizdir.

Prediyabetik (Gizli Şeker) Erişkinlerde D Vitamini

Şeker hastalığı dünya çapında önemi olan bir sağlık sorunudur. ABD’de 18 yaşın üzerindeki erişkinlerin üçte birinden fazlasında prediyabet mevcuttur ve bunların yalnızca %20’si bu durumu bilmektedir. Son çalışmalar D vitamini ile bu kişilerde diyabete geçişin yavaşladığını göstermektedir. Yüksek riskli prediyabetli erişkinlerde yaşam tarzının düzene sokulması (kilo kontrolü ve egzersiz) yanında bilimsel D vitamini takviyesi de önerilmektedir. Bu şekilde ileride diyabete dönüşüm azaltılabilir.

Peki, Kimlerin Test Yaptırması Şarttır?

Yukarıdaki grupların aksine, bazı özel durumlarda kanda D vitamini seviyesinin ölçülmesi ve buna göre tedavi düzenlenmesi tıbbi bir zorunluluktur. Bu durumlar genel sağlık taramasından ziyade, mevcut bir hastalığın yönetimi ile ilgilidir:

  • Kemik Hastalıkları: Osteoporoz (kemik erimesi) tanısı almış veya tedavi gören kişiler.
  • Emilim Bozuklukları: Çölyak hastalığı, inflamatuar bağırsak hastalıkları veya bariatrik cerrahi (mide küçültme ameliyatı) geçirmiş olanlar.
  • Kronik Hastalıklar: Kronik böbrek yetmezliği veya karaciğer hastalığı olanlar.
  • İlaç Kullanımı: D vitamini metabolizmasını etkileyebilecek epilepsi ilaçları veya kortizon kullanan hastalar.
  • Hiperkalsemi: Kan kalsiyum düzeyi yüksek olan kişiler.

Önemli Uyarı: “Çok Vitamin Çok Sağlık” Değildir!

D vitamini yağda çözünen bir vitamindir ve fazlası vücutta birikir. Suda çözünen vitaminlerin (örneğin C vitamini) fazlası idrarla atılabilirken, D vitamininin gereksiz ve aşırı kullanımı D Vitamini Zehirlenmesine (Hipervitaminoz D) yol açabilir. Bu durum kanda kalsiyumun aşırı yükselmesine, böbrek taşlarına, damar sertliğine ve hatta böbrek yetmezliğine neden olabilir. Bu nedenle, reklamların pompaladığı “bol bol vitamin alın” algısı, D vitamini için ciddi riskler barındırır.

Sonuç

Medscape ve The Journal of Clinical Endocrinology & Metabolism kaynaklı güncel veriler, D vitamini konusundaki yaklaşımımızı güncellememiz gerektiğini gösteriyor. İlaç endüstrisinin yarattığı “herkesin D vitamini düşük, herkes sürekli ölçtürüp ilaç kullanmalı” algısı, bilimsel gerçeklerle tam olarak örtüşmemektedir.

Sağlıklı bireyler için en iyi D vitamini kaynağı ölçülü güneş ışığı ve dengeli beslenmedir. Rutin taramalar ve avuç dolusu vitaminler yerine; risk gruplarının belirlendiği, kişiye özel ve kanıta dayalı bir yaklaşım hem sağlığımız hem de ekonomimiz için en doğrusudur.

Estetikte Garanti

Estetik Ameliyatta %100 Garanti Olur Mu? (Dürüst Cevap)

Geçenlerde bir hasta aradı. Yüzünde bir yanık izi varmış. “Hocam,” dedi, “Daha önce çok doktora gittim ama kimse bana ‘bu iz tamamen geçer’ diyemedi. Eğer siz %100 geçer derseniz, hemen gelip ameliyat olacağım.”

Ona cevabım kısa ve net oldu: “Maalesef, size böyle bir garanti veremem.”

Telefon kapandı ama bu konu kapanmadı. Çünkü pek çok kişi estetik ameliyatı, marketten televizyon almak gibi düşünüyor. Peki, işin aslı ne? Gelin, süslü lafları bir kenara bırakıp gerçekleri konuşalım.

Araba Garantisi ile Vücut Garantisi Karışmasın

Bir buzdolabı veya araba aldığınızda firma size garanti verir. “Bozulursa yenisini veririz” der. Çünkü o arabayı fabrikada robotlar yapar ve hepsi birbirinin aynısıdır.

Ama insan vücudu fabrika çıkışı değildir. Hepimizinki farklı çalışır.

  • Sizin cildiniz ince, arkadaşınızınki kalındır.
  • Sizdeki yara 3 günde iyileşir, başkasında 10 günde.
  • Siz mikrop kapmazsınız, başkası en ufak tozdan etkilenir.

Bu yüzden tıpta, hiçbir doktor (dünyanın en iyisi bile olsa) size %100 iyileşme garantisi veremez. Veriyorsa, orada durup iki kere düşünmek gerekir.

“Ama Kuaför Bile İstediğim Saçı Yapıyor?”

Aslında yapamıyor. En basit işlemde bile risk vardır. Kuaförde saçınız yanabilir, manikürde mikrop kapabilirsiniz. Ama bu ihtimaller çok düşük olduğu için biz “yokmuş gibi” davranırız.

Estetik ameliyatlarda da durum böyledir. Teknoloji çok gelişti, riskler çok azaldı ama “sıfır risk” diye bir şey evrende yok. Yarın sokağa çıktığınızda kafanıza saksı düşmeyeceğinin garantisi var mı? Yok. Ameliyat da böyledir; milyonda bir ihtimal de olsa, her zaman beklenmedik bir durum olabilir.

Reklamlardaki O “Mucize” Sözlere İnanmayın

Televizyonda veya sosyal medyada “Lazerle kesin çözüm”, “İzlere %100 son”, “Ömür boyu garanti” gibi laflar duyarsınız. Bunlar genellikle doktor olmayan, sadece ürün satmaya çalışan kişilerin pazarlama taktikleridir.

Gerçek bir doktor size dürüst davranır. Size pembe tablolar çizip hayal satmak yerine, olabilecekleri anlatır.

Peki, Doktora Nasıl Güveneceksiniz?

“Madem garanti yok, ben niye ameliyat olayım?” dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız. Burada devreye “Garanti” değil, “Güven” girer.

İyi bir doktorun size verebileceği en büyük söz şudur:

“Ben bu işin eğitimini aldım, yıllardır yapıyorum ve elimden gelenin en iyisini yapacağım. Eğer işler yolunda gitmezse, bir sorun çıkarsa (mesela dikişiniz açılırsa veya sonuç istediğimiz gibi olmazsa) ben buradayım, sizi yarı yolda bırakmam ve düzeltmek için elimden geleni yaparım.”

Özetle

Estetik ameliyatta garanti belgesi aranmaz. Doktorunuzun tecrübesi, dürüstlüğü ve sizi yarı yolda bırakmayacak olması, alabileceğiniz en büyük garantidir.

Sağlığınız, boş vaatlere kanmayacak kadar değerlidir.


Sıcak Çarpması ve Tedavisi

Küresel ısınma, birçok ülkede sıcaklıkların tehlikeli boyutlara ulaşmasına yol açmaktadır. İnsan sağlığını en ciddi şekilde etkileyen durumlardan biri ise sıcak çarpmasıdır.

Sıcak çarpması nedir?

Dış ortamın ısısı ne olursa olsun vücut içi sıcaklığı belli ve güvenli bir seviyede tutacak mekanizmalara sahibiz. En basit tabirle, bu sistem iki temel görev üstlenir:

  1. Isı üretimi
  2. Isı atılımı

Isı üretimi

Vücudumuz, hayatta kalabilmek için belirli bir iç ısıyı sabit tutmak zorundadır. Metabolizmamız bu nedenle sürekli olarak ısı üretir; bu miktar ortalama saatte 100 kaloridir. Ancak, bu sıcaklığı sabit tutmak için üretilen ısının belirli bir kısmı dışarı atılmalıdır. Aksi takdirde, vücut ısısı her saat 1 derece yükselecektir. Yoğun fiziksel aktivite, ısı üretimini 10 kat veya daha fazla artırabilir. Örneğin, sporcularda ve ağır işçilerde metabolizma ile saatte 1000 kalorinin üzerinde ısı üretimi gerçekleşebilir. Dışarıdan gelen ısı (güneş ve sıcak hava) da başka bir faktördür. Yaz aylarında güneş altında kalmak, saatte 150 kaloriye kadar ek ısı artışına neden olabilir. Ayrıca, bazı hastalıklar, aşırı kas kasılması (titreme), tiroid bezinin aşırı çalışması ve bazı ilaçlar (özellikle uyarıcılar) vücut ısısını artırabilir.

Isının atılımı (vücudun soğuması)

Vücut, hem ısı üreterek hem de mevcut ısıyı dışarı atarak iç sıcaklığımızı dengede tutar. Beyindeki bir termostat gibi çalışan hipotalamus bölgesi bu dengeyi sağlar. En önemli soğutma organımız deridir. Sıcaklık arttığında, kalp deriye daha fazla kan pompalar ve ter bezleri daha aktif hale gelir. Böylece ısı, vücut yüzeyine taşınmış olur. Ter bezlerinin ürettiği ter, deriyi buharlaşma yoluyla soğutur. Ancak, nemli havalarda buharlaşma zorlaşır ve nem oranı %75’i geçerse terleme, ısıyı azaltmada etkili olmaz. Sıcaklığın etkisini azaltmadaki bir başka mekanizma ise aklimatizasyondur (ortama uyum sağlamak). Bu uyum, bir hafta veya biraz daha uzun bir sürede gerçekleşir. Aklimatizasyon sağlandığında vücut, daha erken terlemeye başlar ve daha fazla ter üretir. Terdeki tuzu geri emerek daha verimli çalışır. Sıcak ortama alışkın olmayan bir kişi saatte 1 litre terleyerek 580 kalori ısıyı uzaklaştırabilirken, alışkın olan bir kişi saatte 2-3 litre terleyerek 1700 kalorinin üzerinde ısıyı dışarı atabilir..

Sıcak çarpması

Vücudun sıcaklığı sabit tutan termostat mekanizması düzgün çalışmazsa, iç sıcaklık artar. Bu sıcaklık 41 dereceyi aşarsa, acil müdahale gerektiren ciddi bir sorun ortaya çıkar. Aşırı ısı, hücrelerimize doğrudan zarar verir, hatta hücrelerin ölümüne yol açabilir. En ağır hasar öncelikle kaslarda meydana gelir ve buna rabdomiyoliz denir. Parçalanan kasların artıkları ise miyoglobin olarak adlandırılır. Miyoglobin, böbreklere çökerek fonksiyonlarını bozabilir; bu duruma akut böbrek yetmezliği denir. Etkilenen bir başka organ ise karaciğerdir. Sarılık, kan şekerinin düşmesi, pıhtılaşma bozuklukları ve beyin ödemi gibi durumlar ortaya çıkabilir ve bunlar ölümle sonuçlanabilir. Diğer organlar kadar olmasa da, akciğerler de ilerleyen saatlerde işlevsiz hale gelebilir.

Sıcak Çarpması Çeşitleri

Klasik sıcak çarpması NEHS olarak adlandırılır. Bu terim, İngilizce’deki “Nonexertional Heat Stroke” (Egzersizle İlişkisi Olmayan Sıcak Çarpması) kelimelerinin kısaltılmışıdır. Genellikle küçük çocuklar, yaşlılar ve kronik hastalığı olan kişilerde görülür. İkinci tip sıcak çarpması ise EHS adıyla bilinen Efor İlişkili Sıcak Çarpmasıdır (İngilizce: “Exertional Heat Stroke“). Bu tür, daha çok genç sporcularda ve ağır efor sarf eden işçilerde ortaya çıkar. Tedavi edilmediğinde her ikisi de ölümcüldür

Belirtiler

Deride kızarıklık ve ısı artışı, baş ağrısı, baş dönmesi ve sersemlik, kas ağrısı ve krampları, şuur bulanıklığı, bilinç kaybı ve bayılma gibi belirtiler kişiden kişiye farklı şiddette ortaya çıkabilir. Ancak tanı koymada en önemli kriter, vücut ısısının 41 derecenin üzerine çıkmasıdır. Koltuk altı veya dil altından yapılan ölçümler daha düşük sonuç verebilir. Bu nedenle, rektal ölçüm yapmak gerekebilir.

Tedavi

İlk bir saat içinde tanı koyarak tedaviye başlamak hayati öneme sahiptir. Aksi takdirde, ölüm olasılığı hızla artar. Yapılması gereken ilk şey, hastayı acil olarak soğutmaktır.

Hastayı soğutma yöntemleri

Hastane ortamına ve sağlık personeline ihtiyaç duyulmadan uygulanabilecek soğutma yöntemleri şunlardır:

Buzlu su ile soğutma

Hastanın tüm elbiseleri çıkarıldıktan sonra, üzeri buzlu suda ıslatılmış havlularla örtülür ve bu havlular ısındıkça yenileriyle değiştirilir. Koltuk altlarına ve kasıklara buz torbaları yerleştirilir. Bu yöntem çok etkili olsa da, bilinci açık hastalarda uygulanması zor ve rahatsız edici olabilir.

Buharlaştırma ile soğutma

Hastanın tüm elbiseleri çıkarıldıktan sonra üzerine ılık su dökülür ve güçlü bir vantilatör yardımıyla suyun buharlaşması sağlanır. Buharlaşan su, altındaki deriyi soğutur.

Daha etkili soğutma yöntemleri bulunsa da, bunlar karmaşık cihazlar ve hastane ortamı gerektirir. Soğutma dışındaki tedaviler hastane ortamında semptomlara göre uygulanır. Öncelikle sıvı ve elektrolit kaybının giderilmesi, ardından organ fonksiyonlarını korumaya yönelik tedaviler gerçekleştirilir.

Ateş düşürücü ilaçlar

Aspirin ve parasetamol gibi ateş düşürücü ilaçlar sıcak çarpmasında kesinlikle kullanılmamalıdır. Çünkü bunlar fayda sağlamadığı gibi zararlı da olabilir.

Sonuç

Özellikle efor ilişkili sıcak çarpması (EHS) genç ve sağlıklı kişilerde görülür. Tanı, ancak vücut ısısının 41 derecenin üzerinde olduğunun tespit edilmesiyle konulur. Tedavide ise ilk 1 saat çok önemlidir ve hastanın bulunduğu yerden başlayarak hastaneye nakledilene kadar soğutulması gereklidir. Ancak kırsal bölgedeki yürüyüşcülerde ve operasyon alanındaki askerlerde bunu gerçekleştirmek güç olabilir.

Tedavinizi Yapan Doktora Güvenmek

Sağlıkta Hasta Doktor İlişkisi

Sağlık önemli bir konudur ve her zaman ciddiye alınmalıdır. Kişiler muayene olmaya karar verdiklerinde olanakları dahilinde ve şikayetlerinin ciddiyetine göre hekim seçerler.

Devlet Hastaneleri mi? Özel Hastaneler mi?

h

Basit sorunlar için aile hekimleri yeterlidir. Pek çok aile hekimi kendilerini aşan hastalıklarda hangi hastanenin hangi bölümüne başvurmaları gerektiğini hastalarına söylerler. SGK’dan yararlanan hastaların tüm tedavileri ücretsizdir ve bazı hastanelerde hastalar hekimlerini seçme hakkına sahiptir. Buna karşılık özellikle sağlık sigortası olanlar özel hastaneleri seçme eğilimindedirler. Bunun en önemli nedeni özel hastanelerin binalarının ve iç dekorlarının daha gösterişli olması ve medyada etkin bir şekilde görülmeleridir. Ancak şu gerçeği unutmamak gereklidir: Özel hastanelerde çalışan doktorların çok önemli bir kısmı daha önce devlet veya üniversite hastanelerinde çalışıp daha sonra özel kurumlara geçen hekimlerdir. Bu hekimlerin kamuda çalışırken yaptıkları tedaviler ile özel sektörde çalışırken yaptıkları tedavilerin birbirinden farklı olmadığı bilinmelidir.

Hastalığınızı Tedavi Edecek Doktoru Seçmek

Hastaların pek çoğu kendilerini tedavi edecek doktoru araştırıp o doktora tedavi olmaya gayret ederler. Bunun bir yolu adı çok iyiye çıkmış bir özel hastaneye başvurmaktır. Nasıl olsa burada çalışan doktorların hepsi çok iyidir ve hangisi olsa beni en iyi şekilde tedavi eder diye düşünülür. Buna örnek olarak şu anımı aktarayım: Bir yakınım çocuğunun acil rahatsızlığı için özel hastaneye gitmiş ve ameliyata karar verilmiş. Beni arayıp bilgilendirdiler. Hangi doktor ameliyat edecek diye sorduğumda bilmediklerini söylediler. Ameliyat başarılı şekilde yapıldı ve hasta sorunsuz iyileşti. Devlet ve üniversite hastanelerinde durum biraz farklı. Özellikle cerrahi hastalıklarda eğer hasta doktorunu kendisi seçmedi ise ve hiç tanımadığı bir doktora ameliyat olacak ise tedirgin olmaktadır. Burada ameliyat öncesi doktor ile kurulan iletişim çok önemlidir. Hasta ameliyatın risklerini ve iyileşme süresini iyice sorup öğrenmelidir. Bu konuşmalar sonrası doktoruna güven duydu ise ameliyatı kabul etmelidir.

Ameliyat Sonrası Dönem

Sık olarak karşılaştığım bir olay var. Ameliyat olmuş bir hasta daha tedavisi tamamlanmadan bana sosyal medyadan ulaşıp bazı sorular soruyorlar. Bu sorular genellikle ameliyat sonrası ağrının veya şişliklerin normal olup olmadığı şeklinde oluyor. Bunu muhtemelen yalnız bana değil sosyal medyada gördükleri diğer doktorlara da soruyorlar. Bu çok yanlış bir davranış. Hastanın durumunu en iyi onu ameliyat eden cerrah bilir. Eğer endişe edilecek bir durum varsa hastayı bilgilendirir. Her ameliyattan sonra istenmeyen bir durum ortaya çıkabilir. Bu durumu da en iyi düzeltecek kişi ameliyatı yapan doktordur. Bir kez kendinizi bir cerraha emanet etmiş iseniz sonuna kadar tedaviye devam etmelisiniz. Sizi hiç görmemiş olan hekimlerden görüş almaya çalışmak kafanızı karıştırmaktan başka hiçbir işe yaramaz.

Ameliyatın Sonucunu Beğenmemek

Her ameliyatın kendine göre zorlukları ve bir başarı oranı vardır. Özellikle burun ameliyatı gibi incelik isteyen ameliyatlarda en deneyimli hekimler bile en az %10 civarında başarısız sonuç alabilir. Bu normaldir. Ancak deneyimli bir hekim bir revizyon ameliyatı ile bu sorunu tamamen gidermelidir. Eğer revizyon ameliyatı sonrası da sonuç iyi olmamış ise hastanın bir karar vermesi gerekir. Birinci seçenek bu burunun olabileceği en iyi şekil budur ve daha fazla ısrar edilmemelidir. İkinci seçenek ise başka bir hekimin görüşünü almakdır. Ancak yeni hekimin bu durumu düzeltebileceği de garantili değildir. Böyle durumlara düşmemek için doğru hekimi seçmek çok önemlidir.

Doğru Hekimi Seçmek

Estetik ameliyatlar veya işlemler için kişilerin en sık başvurdukları yol internet üzerinden sosyal medya araştırması yapmaktır. Sosyal medyada da en çok dikkati çeken öncesi sonrası resimlerdir. Önce şunu belirtmekte yarar var. Devletin koyduğu kurallara göre doktorlar hiçbir şekilde hastalarının izni olmadan onların resimlerini sosyal medyada gösteremezler. Ama bu resimlere çok sık rastlıyoruz. İzin alınıp alınmadığını bilmek mümkün değil. Sosyal medyada gösterilen resimler en iyi sonuç alınmış resimlerdir. Her hastada böyle sonuç alınacağını göstermez. Ayrıca yapay zeka ve fotoğraf düzenleme programları ile her fotoğraf değiştirilip mükemmel sonuç alınmış bir görüntüye dönüştürülebilir. Peki cerrahınızı nasıl seçeceksiniz.

  • Çevrenizde araştırma yapabilir ve güvendiğiniz kişilerin görüşlerini öğrenebilirsiniz.
  • Belli bir hastanede ameliyat olacaksanız hastane çalışanlarının tavsiyelerini dinleyebilirsiniz.
  • Sosyal medyada ameliyat olmayı düşündüğünüz hekim hakkında araştırma yapıp hasta yorumlarını okuyabilirsiniz. Ancak burada da dikkat edilmesi gereken bir durum vardır. Hiçbir cerrahın her yaptığı ameliyat mükemmel olmaz. Mutlaka bazı mutsuz ve şikayetçi hastaların yorumları çıkabilir. Bu durum o hekimin güvenilmez olduğunu göstermez. Diğer bir durum da çok tavsiye edilen bir hekim hakkındaki yorumların gerçek olup olmadığını araştırmaktır ve bu kolay değildir.
  • Bir şekilde ameliyat olmayı düşündüğünüz hekim ile olan ilk karşılaşma ve muayenenizde size güven verip vermediğine bakmalısınız.
  • En önemli olan şey ise hiç utanmadan hekimin aldığı diplomaları incelemeniz gerektiğidir. Bunların muayene odasında herkesin göreceği bir yerde bulunması gerekir. Hangi kurumdan diploma aldığı, uzmanlığının ne olduğu gözle görülmelidir. Sağlık bakanlığının damgası olmayan belgeler ne kadar gösterişli olursa olsun fazla önem taşımazlar.

Bütün yukarıdaki kriterleri değerlendirip hekiminizi seçtikten sonra sonuna kadar ona güvenmek zorundasınız.

Sonuç

Ameliyat hele estetik ameliyat çok ciddi bir olaydır. Cerrahınızı iyi seçmelisiniz. Seçtikten sonra da ona sonuna kadar güvenmelisiniz. Ameliyat olduktan kısa süre sonra sonucu başka hekimlere danışarak sonucu değerlendirmek yanlıştır. Yapılan işlemde beklenmeyen bir sonuç çıkar ise bunu gene en iyi sizi ameliyat eden cerrah düzeltebilir.

Yanık İzlerinin Tedavisi Var mı?

Yaygın yanık izlerinin tedavisi günümüzde bile çok zordur. Bu konuda en büyük başarı yüzdeki yanık izlerinde yüz nakli ile sağlanmıştır. Ancak vücudun diğer kısımlarını tutan geniş yanık izlerinde böyle bir tedavi seçeneği yoktur. Bir şekilde yanık izlerini çıkartıp ortaya çıkan açıklığa yeni deri koyamıyorsak elimizdeki tek seçenek izlerle kaplı olan deriyi mümkün olduğu kadar daha normal görünür hale getirmektir. Bu işlem belli aralıklarla tekrarlanan seanslar halinde yapılmaktadır. Genellikle fazla sayıda tedavi seansı gerekmektedir ve seans aralıkları 1 ile 6 ay arasında değişmektedir. Bazı kişilerde tedavi süresi yıllar alabilmektedir.

Tedaviler:

  • Kök hücre enjeksiyonları
  • Yanık izi içine yapılan ilaç enjeksiyonları
  • Kişinin kendisinden alınan yağ enjeksiyonları
  • PRP
  • İzler üzerine özel yanık lazeri uygulamaları
  • Özel iz giderici ameliyatlar ile

yapılmaktadır.

Eski yanık izlerinin tedavisi estetik amaçlı olabilir. Ama bazı yanık izleri gözkapakları, dudaklar ve eklemler gibi organların görevlerini engelleyerek işlevsel sorunlara yol açabilir. Böyle durumlarda öncelikle organların görevlerini yapmalarını sağlayacak rekonstrüktif ameliyatlara gereksinim vardır. Rekonstrüktif ameliyatlar estetik görüntüyü düzeltebilir veya düzeltemeyebilir. Bunun fazla bir önemi yoktur. Çünkü vücudun sağlıklı kalabilmesi için görevlerin doğru yapılabilmesini sağlamak yani rekonstrüksiyon şarttır ve estetiğe göre daha önde gelir.

Ticari Dolgular ve Yağ Dolgusu

Ticari Dolgular ve Kişinin Kendi Yağ Dokusunun Karşılaştırılması

Yaklaşık 1990’ların sonlarına kadar yaşlı yüz görüntüsünü düzeltmek için yapılan estetik ameliyatlar genellikle yüzdeki deri sarkmaların ve kırışıklıkların düzeltilmesini hedef alıyordu. Ancak daha sonra yaşlanmanın yaptığı değişiklikler daha iyi anlaşılmaya başlandı. Özellikle yüz bölgesinde yaşlanma ile birlikte yumuşak dokularda bir erime ve sarkma oluyor. Yaşlanma sırasında en belirgin olarak göz altlarındaki yağ dokuları erir ve buna bağlı olarak derinde olan ve normalde dikkati çekmeyen göz altı yağ torbaları görünür hale gelerek dikkat çekmeye başlar. Ayrıca gözlerin alt iç taraflarındaki yanak kısımlarında yağ dokuları eriyerek “gözyaşı olukları” adı verilen dikine çöküklükler yapar. Aynı şekilde ağız kenarlarındaki yumuşak dokular azalarak buralarda “Marionette Çizgileri” adı verilen oluklar oluşturur. Marionette kelimesi alt çenesini oynatan kuklaların ağız kenarlarındaki dikine çizgilerden (oynak yerlerinden) esinlenerek alınmıştır. Modern konseptte yüz yaşlanmasını bir balonun sönmesine benzetebiliriz. Gergin balon sönmeye başlayınca çeperleri buruşmaya başlar. Bunun düzelmesi için kenarların gerilmesi yetmez. İçindeki hacmin de arttırılması gerekir. Yani balon tekrar şişirilmelidir. Bu kavramı yaşlanmış yüzlerin tedavisine uygularsak yaşlı yüzlerdeki doku kaybının yani sönmenin düzeltilmesi gerekir. Bunun için de yüzdeki çökmüş ve sönmüş bölgelerin uygun bir doku veya madde verilerek tekrar doldurulması yani şişirilmesi gereklidir. Bu işi gerçekleştirecek maddeleri sonunda firmalar üretmeyi başardılar ve “dolgu” adı altında piyasaya sürdüler.

Ticari dolgu tipleri

Günümüzün ticari dolgularını iki ana grupta toplayabiliriz.

  1. Vücutta mevcut olan organik yapıları taklit eden ve göreceli olarak doğala yakın maddelerden yapılan dolgular: Bunlar oldukça güvenilir yapıdadır. Enjekte edildikleri bölgede bir süre sonra vücuttaki özel hücreler tarafından yok edilirler. Bu süre aylar veya bir yıldan biraz uzun bir zaman birimi olabilir. Bu nedenle istenen sonuç zamanla azalacağından belli aralıklar ile tekrarlanmaları gerekmektedir. İyi tarafları bunları yok edecek yapılar (enzimler) ticari olarak üretilmektedir. Böylece istenmedikleri durumlarda üzerlerine yapılacak enjeksiyonlar ile eritilebilirler.
  2. İnorganik yani canlı dokularla ilgisi olmayan maddelerden yapılan dolgular: Bunların en önemli özelliği vücut tarafından yok edilemeyişleri yani kalıcı olmalarıdır. Ancak kalıcı olmak olumlu bir özellik gibi görünse de her zaman böyle değildir. Bunları vücuda zarar vermeden yok edecek ticari maddeler mevcut değildir. Bu nedenle istenmeyen bir durum ortaya çıktığında tek seçenek cerrahi olarak çıkartılmalarıdır. Bunu gerçekleştirmek ise her zaman mümkün olmayabilir.

Ticari dolgu maddelerinin avantajlı yanları:

  • Piyasadan kolayca satın alınabilirler
  • Raflarda oda sıcaklığında uzun süre saklanabilirler
  • Uygulanmaları çok kolaydır. Ucunda iğnesi olan enjektörlerde satılırlar.
  • Herhangi bir anesteziye gerek olmaksızın bir muayene koltuğunda özel bir donanıma ihtiyaç olmadan kullanılabilirler.
  • Etkileri enjeksiyon yapıldığı anda ortaya çıkar.
  • Dolgu yapılan kişi işlemden hemen sonra normal işi ve yaşamına geri dönebilir.
  • Ciddi komplikasyonları göreceli olarak azdır.
  • Tedavi maliyeti göreceli olarak ucuzdur.

Sakıncalı yanları:

  • Piyasada çok sayıda ürün mevcuttur. Hangilerinin güvenli olduğunu saptayacak geçerli bir yöntem yoktur. FDA (Amerikan Gıda ve İlaç Yönetimi) tarafından onaylanan ürünler güvenli sayılabilir ancak ürünlerin FDA onayı alıp almadıklarını anlamak sıradan kişiler için kolay değildir.
  • Ürünler çok az miktarda dolgu maddesi içerirler. Bu miktar genellikle 1 ml’dir. Geniş alanlara dolgu yapmak için çok sayıda ürün kullanmak gerekir bu da maliyeti arttırır.
  • Nadir olarak alerji veya istenmeyen reaksiyonlara neden olabilirler. Bunların ciddiyeti hafif ile çok ağır arasında değişebilir.
  • Ürünlerin güvenliği az miktarlarda kullanıldığında test edilmiştir. Bu maddelerin aynı bölgeye çok fazla miktarlarda enjekte edildiklerinde nasıl yanıt alınacağı genellikle bilinmemektedir.

Kişinin kendi yağ dokusu

Dolgu maddesi olarak kullanılmak üzere başka bir seçenek daha vardır: Kişinin kendisinden alınan dokular. Deri altı dokusu (dermis) kas ve fasya gibi çeşitli dokular dolgu maddesi olarak kullanılabilirler. Ancak en sık kullanılan doku vücutta en bol bulunan ve kullanımı en kolay olan yağ dokusudur. Yağ dokusu karından, belden, bacak içlerinden veya diz içlerinden alınabilir. Ancak alınması bir cerrahi işlemdir ve ağrılıdır. Bunun için bir ameliyathane ve anestezi gerekir. İşlemin büyüklüğüne göre lokal anestezi ile günübirlik yapılabildiği gibi genel anestezi altında ve yatarak yapılmaları da gerekebilir. Yağların alınması küçük veya normal bir liposuction işlemidir. Küçük bir alandan bir enjektör ile ve elle yağlar alınabildiği gibi bir liposuction aleti de gerekebilir. Alınan yağlar enjekte edilmeden önce zenginleştirme işleminden geçirilir. Bu işlem hasta masada iken 15-20 dakika içinde gerçekleştirilebilir. Yağların verilmesi küçük enjektörler ile yapılır. Enjektör uçları normal iğneler olabildiği gibi künt uçlu kanüller (ince borular) da olabilir. Enjeksiyon sonrası değişen ölçülerde morarma (ekimoz) ve şişlik (ödem) görülebilir. Bunların kaybolması bazı kişilerde 3 haftayı bulabilir.

Enjekte edilen yağ dokusunun kalıcılığı

İlk verilişte yağ dokusunun bir kısmı ilk 3-4 ay içinde eriyebilir. Bu erime miktarı işlemi yapan cerrahın deneyimine ve yağ verilen bölgenin kan dolaşımına bağlı olarak %50’ye kadar çıkabilir. Ancak verilen yağın tamamı da tutabilir. Ancak normal koşullarda hiçbir zaman verilen yağın tamamı erimez. Kabaca 4 ay sonra kalan yağ miktarını kalıcı olarak kabul edebiliriz. Kalan miktar istenen sonucu karşılamaz ise 4. aydan sonra aynı bölgeye yeni bir yağ enjeksiyonu daha yapılır. Çoğu zaman ikinci yağ enjeksiyonunda erime miktarı daha az olmaktadır. Çoğu zaman şu şekilde bir mantık yürütülmektedir: Verilen yağların bir miktarı eriyor ise ilk seferde düşündüğümüzden daha fazla yağ verelim ve erime sonrası istediğimiz sonuca ulaşalım. Bu düşünce doğru değildir. Bazı durumlarda hiç veya çok az erime olabilir. Bu durumda bölge istenenden daha kabarık olacaktır ve sonucu olumsuz etkileyecektir. Bu nedenle doğru karar gerektiği kadar yağ vermektir.

Yağ dokusunun saklanması

İlk ameliyatta alınan yağ dokusunun bir kısmı ileride kullanılmak amacı ile saklanabilir. Yağlar özel derin dondurucularda (-80 dereceye kadar soğutabilen) birkaç yıla kadar saklanabilir. Tekrar kullanılmaları gerektiğinde donmuş yağlar eritilerek enjekte edilebilir.

Maliyet

Yağ dokusu ile dolgu yapılması ucuz bir işlem değildir çünkü alınma işlemi bir ameliyathanede yapılmalıdır. Ameliyathane kullanımı pahalıdır. Buna karşılık derin dondurucuda saklanan yağların eritildikten sonra enjekte edilmeleri lokal anestezi altında günübirlik bir işlem olarak yapılabilir. Bu tür enjeksiyonlar muayene koşullarında gerçekleştirilebilir. Ancak bir ameliyathanede yapılmaları tercih edilmelidir.

Prof. Dr. Ege Özgentaş 5 ml veya daha fazla miktarlarda dolgu gerektiğinde kişinin kendi yağını kullanmayı tercih etmektedir. Zaten olguların çoğunda bu miktarın çok üzerinde miktarlar kullanılmaktadır. Buna karşılık dudak dolgularında ve az miktardaki yüz dolgularında ticari dolguları kullanmaktadır. Ancak kullanılan dolguların FDA onayı alınmış ürünler olduğuna özen göstermektedir.

Aşağıdaki video 2016 yılında hazırlanmış olsa da hala geçerli olan bilgiler vermektedir.


Sosyal medyadaki paylaşımlarımızı izlemek için aşağıdaki logolardan uygun gördüklerinize tıklayabilirsiniz:


Plastik Cerrahi’nin Bir Çınarı Daha Kayboldu: Dr. Melvin Spira

Dr. Melvin Spira ile 1991 yazında tanıştım. Yanında çalışabilmek için yaklaşık bir yıldır yazışıyordum. Sonunda hocam Prof. Dr. Onur Erol’un tavsiye yazısı sonucu isteğim kabul oldu. Eşim ve 3 çocuğumla birlikte önce New York daha sonra da Houston havaalanına iniş yaptık. Şanslı idik çünkü orada yaşayan can dostum Prof. Dr. Gürhan Özcan bize bir ev tutmuş ve havaalanına bizi karşılamaya gelmişti. Houston, Texas Eyaletinin en büyük kenti idi ve tıp alanında iyi tanınan Texas Medical Center ile ünlü idi. Ertesi gün Dr. Spira ile karşılaştığımda çok heyecanlı idim. Kısa boylu güler yüzlü bir kişi idi. Daha önce de Türk doktorlar ile çalıştığı için Türkleri seviyordu. Beni çok sıcak karşıladı. Çalışma yerimiz esas olarak Baylor College of Medicine isimli bir tıp fakültesi idi. Ama ameliyatlar Methodist hastanesinde yapılıyordu.

Carlsbad Neighbor Posts | Carlsbad, CA Patch

Dr. Spira Tıp Fakültesinde Plastik Cerrahi Profesörü ve öğretim üyesi olarak çalışıyordu. Plastik Cerrahi bölümünün başkanı idi. Kendisini tamamen bilime vermişti. Onun yanında microcerrahiyi öğrendim ve plastik cerrahinin ana ilkelerini çok daha iyi pekiştirdim. Sayesinde Amerikanın en prestijli kongrelerinde sunumlar yaptım ve birinci isim uluslararası yayınlarım oldu. Birlikte çalıştığımız iki yıl içinde hem meslek ahlakında, hem hasta doktor ilişkilerinde hem de plastik cerrahi hastalarının tedavi prensiplerinde önemli kazanımlarım oldu. Yurda döndükten sonra da kendisi ile iletişimimi sürdürdüm. Akdeniz Üniversitesi’ndeki öğretim üyeliğim ve anabilim dalı başkanlığımda ondan öğrendiklerim sayesinde kliniğimin idaresi ve eğitim hizmetlerinde zorluk yaşamadım.

Dr. Spira kendisini bilime adamış bir insandı. Son derece alçak gönüllü idi. Parası olmayan dudak-damak yarıklı çocukların ameliyat ücretlerini kendisi karşılayarak ameliyat ederdi. Emekli olduktan sonra da fakirlerin ücretsiz ameliyat olmasını sağlayan hayır kuruluşlarında gönüllü olarak çalıştı ve 86 yaşına kadar ameliyatlara devam etti. Mükemmel bir aile hayatı vardı ancak çok sevdiği eşinin ölümünden sonra yavaş yavaş hayattan kopmaya başlamıştı. 8 Ekim 2020 tarihinde California’da 95 yaşında hayata veda ettiğini öğrendim.

Yaşadığı süre boyunca çok önemli hizmet ve başarılara imza attı. Genç nesillere örnek olmasını diliyorum. Işıklar içinde uyusun.


Sosyal medyadaki paylaşımlarımızı izlemek için aşağıdaki logolardan uygun gördüklerinize tıklayabilirsiniz: