Aşırı Alkol Alımının Sağlık Üzerindeki Etkileri


Aşırı Alkol Alımı Nedir?

Türkiye standartlarına göre; bir küçük bira 330 ml, bir kadeh şarap 150 ml ve bir tek rakı 40 ml olarak kabul edilir. İçerdikleri alkol oranına bakılmaksızın; kadınlarda günde 4, erkeklerde ise günde 5 içki ve üzeri tüketim “aşırı alkol alımı” olarak tanımlanır.

Erkekler, kadınlara oranla daha sık ve distile (yüksek alkollü) içkileri daha fazla tüketirler. Ancak kadınlarda biyolojik yapı gereği, erkeklerle aynı miktar içseler bile kan alkol seviyeleri daha yüksek seyreder. Bu durum, kadınlarda karaciğer hasarı gibi sağlık komplikasyonlarının daha hızlı ve sık görülmesine neden olur.


Merkezi Sinir Sistemi Üzerindeki Etkiler

Sürekli alkol tüketiminin beyin üzerindeki en yıkıcı sonucu Alkolik Serebellar Dejenerasyon‘dur. Serebellum (beyincik), vücudun denge ve koordinasyon merkezidir. Alkol toksisitesi bu bölgeye zarar verdiğinde:

  • Yürüme dengesizliği ve denge problemleri ortaya çıkar.
  • Bu durum, kronik alkol kullanıcılarının %10 ile %25‘ini etkiler.

Eğer bu süreçte yetersiz beslenme (malnütrisyon) de tabloya eklenirse, hem nörolojik hem de psikiyatrik bozukluklarla karakterize olan Wernicke-Korsakoff Sendromu gelişebilir.


Gizli Tehlike: Tiamin (B1 Vitamini) Eksikliği

Tiamin, sinir sisteminin çalışması ve karbonhidratların enerjiye dönüştürülmesi için hayati bir vitamindir. Vücutta depolanmadığı için düzenli alınmalıdır.

Nedenleri:

  • Alkol Kullanımı: Alkol, tiaminin bağırsaklardan emilimini bozar ve vücut depolarını hızla tüketir.
  • Emilim Bozuklukları: Mide-bağırsak hastalıkları veya obezite cerrahisi emilimi engelleyebilir.
  • Yetersiz Beslenme: Rafine karbonhidrat ağırlıklı (beyaz pirinç, beyaz ekmek vb.) beslenme riski artırır.

Belirtiler ve Klinik Tablo

Tiamin eksikliği, vücutta iki ana sistemi vurur:

1. Nörolojik Belirtiler (Kuru Beriberi ve Wernicke-Korsakoff):

  • Ataksi: Denge bozukluğu ve yürüme güçlüğü.
  • Periferik Nöropati: Kollarda ve bacaklarda uyuşma, yanma ve kas güçsüzlüğü.
  • Wernicke Ensefalopatisi: Akut gelişen zihin karışıklığı ve göz hareketlerinde anormallikler.
  • Korsakoff Psikozu: Kalıcı hafıza kaybı ve hastanın hatırlamadığı anılar yerine hayali hikayeler anlatması (konfabulasyon).

2. Kardiyovasküler Belirtiler (Islak Beriberi):

  • Kalp yetmezliği, hızlı kalp atışı, nefes darlığı ve bacaklarda ciddi ödem.

Tedavi ve Prognoz

Tiamin eksikliğinin tedavisi, semptomların şiddetine göre planlanır:

  • Acil Müdahale: Wernicke-Korsakoff şüphesinde, özellikle sinir sistemi etkilenmişse damar yoluyla (IV) yüksek doz tiamin uygulaması hayat kurtarıcıdır.
  • Kritik Uyarı: Alkol öyküsü olan hastalara glikoz (şekerli serum) verilmeden önce mutlaka tiamin verilmelidir; aksi takdirde glikoz, kalan son tiamini de tüketerek hastayı komaya sokabilir.
  • Beslenme ve Destek: Tam tahıllar, baklagiller ve et gibi tiamin zengini gıdalar diyete eklenmeli, alkol bağımlılığı için profesyonel destek alınmalıdır.

Sonuç: Erken teşhis edildiğinde nörolojik hasarların bir kısmı geri döndürülebilir. Ancak tedavi edilmeyen kronik vakalarda denge kaybı ve hafıza bozuklukları kalıcı hale gelebilir. Belirtiler fark edildiğinde vakit kaybetmeden bir sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır.

Eski Yanık İzlerinin Tedavisinde Deri Yaması (Greft) Yöntemi: Avantajlar ve Dezavantajlar

Yanık kazaları, iyileştikten sonra bile hem fiziksel hem de psikolojik olarak derin izler bırakabilir. Modern estetik ve plastik cerrahi sayesinde bu izlerin görünümünü iyileştirmek ve hastanın yaşam kalitesini artırmak mümkündür. Bu yazımızda, eski yanık izlerinin tedavisinde sıkça başvurulan “Deri Yaması” (Greft) yöntemini tüm yönleriyle ele alıyoruz.

Deri Yaması (Deri Grefti) Nedir?

Deri yaması, kişinin kendi vücudunun sağlıklı ve yanık izi bulunmayan bir bölgesinden alınan deri parçasının, yanık izinin tamamen çıkartıldığı bölgeye nakledilmesi işlemidir. Bu yöntemle, hasarlı doku çıkarılır ve yerine sağlıklı deri dokusu “yapıştırılır”. Zamanla bu yeni deri parçası nakledildiği bölgede damarlanarak, normal bir deri gibi fonksiyon görmeye başlar.

Deri Yaması Seçiminde Hassas Denge: Kalite mi, İz mi?

Deri yaması tedavisinde en önemli faktör, alınacak derinin kalınlığıdır. Cerrahlar burada kritik bir denge kurmak zorundadır:

1. İnce Deri Yamaları

  • Avantajı: Derinin alındığı bölgede (donör saha) çok daha az iz kalır.
  • Dezavantajı: Nakledilen bölgede derinin kalitesi daha düşüktür; büzüşme (kontraksiyon) riski daha fazladır ve estetik sonuçlar kalın yamaya göre daha az tatmin edici olabilir.

2. Kalın Deri Yamaları

  • Avantajı: Sonuç çok daha kaliteli ve doğal görünür. Deri daha esnek kalır ve estetik açıdan başarılıdır.
  • Dezavantajı: Derinin alındığı bölgede daha belirgin bir iz kalma riski vardır.

Her Hasta İçin Uygun mu?

Deri yaması yöntemi her ne kadar etkili olsa da, her vaka için “mucize çözüm” değildir. Özellikle vücudunun büyük bir bölümü yanmış hastalarda, yama için kullanılabilecek yeterli miktarda sağlıklı deri bulunamayabilir. Bu tür durumlarda cerrahlar, alternatif tedavi yöntemlerine yönelmek durumundadır.

Sonuç

Yanık izi tedavisi, kişiye özel bir planlama gerektirir. Deri yaması, uygun hastalarda ve doğru teknikle uygulandığında mükemmel sonuçlar verebilen bir yöntemdir. Ancak yöntemin başarısı, uzman bir cerrahın deneyimi ve hastanın beklentileri arasındaki doğru iletişime bağlıdır.

Unutmayın: Yanık izleri çözümsüz değildir; ancak doğru yöntemin seçilmesi için mutlaka bir plastik cerrahi uzmanına danışılmalıdır.

Botoks İle İlgili Efsane Olmuş Kuralları Unutun

Botoks yaptırdıktan sonraki yasaklar listesi tarih oluyor

Pek çok hastam klinikten çıkarken aynı endişeli soruları soruyor: “Hocam şimdi öne eğilmem yasak mı?”, “Yüzümü ne zaman yıkayabilirim?”, “Bu gece sırtüstü mü yatmak zorundayım?”

Uzun yıllardan beri estetik dünyasında dilden dile dolaşan, hatta ne yazık ki pek çok hekim tarafından hala hastalara “kural” gibi sunulan çeşitli kısıtlamaların çoğu artık geçerliliğini yitirmiş durumda.

Gelin, Botox sonrası hayatı kâbusa çeviren o gereksiz yasakları ve işin bilimsel gerçeklerini konuşalım.

1. Efsane: “Botox Sonrası Başını Öne Eğme, Eğilirsen İlaç Yer Değiştirir!”

Gerçek: Yerçekimi ilacın yerini değiştiremez.

Botox uygulamasından sonra ayakkabınızı bağlamak için eğildiğinizde veya yere düşen bir şeyi aldığınızda, enjekte edilen ilaç yer değiştirip göz kapağınıza inmez. İlaç, enjeksiyon anında kas dokusu tarafından emilir ve reseptörlere bağlanma süreci başlar. Sizin başınızı öne eğmenizle ilacın istenmeyen bir bölgeye “akması” fiziksel olarak mümkün değildir. Bu, yıllardır süregelen ancak bilimsel dayanağı zayıf bir efsanedir. Buna karşılık botoks içeren solüsyon verildiği bölgenin etrafında da etkisini gösterir. Güvenli bir enjeksiyon için her iğne batırılan bölgeye çok küçük bir damla halinde botoks solüsyonu verilmelidir. Bazı hekimler iğne batırma sayısını azaltmak için iğne batırdıkları bölgelere fazla miktarda solüsyon enjekte etmektedirler. Doğal olarak bu durumda verilen solüsyon her yöne doğru tahmin edilmesi kolay olmayan mesafelere dağılabilmektedir. Bunun sonucu olarak istenmeyen bölgelerde (örneğin gözkapaklarında) düşme gibi olumsuz sonuçlar ortaya çıkabilmektedir. Bunun nedeni eğilme veya oğuşturma değildir. Verilen sıvı hacminin fazla olmasıdır ve hasta o bölgeye dokunmasa ve hareketsiz kalsa bile bu istenmeyen sonuç gene ortaya çıkacaktır. Çözümü ise her bölgeye az miktarda solüsyon enjekte etmek ve sıvının uzaklara dağılmasına engel olmaktır.

2. Efsane: “Enjeksiyon Bölgelerine Dokunma, Yüzünü Yıkama!”

Gerçek: Hijyen kısıtlanamaz, yüzünüzü yıkayabilirsiniz.

Botox sonrası yüzünüze dokunmamanız veya su değdirmemeniz gerektiği söylenir. Oysa ki işlemden hemen sonra bile yüzünüzü yıkayabilir, duş alabilir, günlük nemlendiricinizi sürebilirsiniz. Botoks enjeksiyonu yapılan bölgelere su temas etmesinin zararlı etkileri olsuğunu gösteren bir bilimsel çalışma yoktur. Bu söylentinin nereden çıktığı da belli değildir. Botoks etken maddesinin bir özelliği hazırlanırken sert çalkalamalardan etkilenmesi ve bozulabilmesidir. Bu nedenle şişeyi çalkalarken çok sert hareketler yapmak maddenin etkisini azaltabilir. Buna karşılık madde enjekte edildikten sonra üzerini büyük bir baskı ile oğuşturmak olsa olsa ilacın etkisini azaltır ama istenmeyen etkiler ortaya çıkarmasına yol açmaz. Yani korkulacak bir durum yaratmaz. Buna karşılık ilacın etkisi azalmasın diye o bölgelere dokunma yasağı yoktur. Çünkü basınç ile etki azalması ilk dakikalardan sonra olmaz.

3. Efsane: “Yüz İfadem Donacak, Robot Gibi Görüneceğim”

Gerçek: Doğru doz ile duygularınız yüzünüzde kalır, çizgileriniz gider.

Botox sizi ifadesiz bırakmak için değil, dinlenmiş göstermek için yapılır.

  • “Şaşıramamak” veya “Kızamamak” kötü yapılmış bir uygulamanın sonucudur.
  • Amacımız kasları tamamen felç etmek değil, cildi kıran aşırı kasılmayı yumuşatmaktır. Doğal bir Botox uygulamasında kahkaha atabilir, kaşlarınızı çatabilir; sadece bu sırada oluşan derin izlerden kurtulursunuz.

4. Efsane: “Botox Dudak Şişirir”

Gerçek: Botox hacim vermez.

Dudakların, yanakların şişmesi Botox ile ilgili değil, “Dolgu” uygulamaları ile ilgilidir. Botox kaslara etki eder, dolgu ise hacim verir. Botox yaptırdığınızda yüzünüz şişmez, sadece çizgileriniz açılır.

Sonuç: Konforunuzdan Ödün Vermeyin

Botox, ciddi riskleri az olan ve, hayatı kısıtlamaması gereken konforlu bir uygulamadır. İşlemden sonra robot gibi dik durmaya çalışmak, yüzünüzü yıkamaktan korkmak veya mimik yapmaktan çekinmek yersizdir. Ancak botox’un yapılış yeri ve tekniği ortaya çıkan sonuçlar açısından büyük önem taşımaktadır. Bu nedenle botox yaptıracak iseniz uzmanınızı dikkatli seçmelisiniz.

Estetikte Garanti

Estetik Ameliyatta %100 Garanti Olur Mu? (Dürüst Cevap)

Geçenlerde bir hasta aradı. Yüzünde bir yanık izi varmış. “Hocam,” dedi, “Daha önce çok doktora gittim ama kimse bana ‘bu iz tamamen geçer’ diyemedi. Eğer siz %100 geçer derseniz, hemen gelip ameliyat olacağım.”

Ona cevabım kısa ve net oldu: “Maalesef, size böyle bir garanti veremem.”

Telefon kapandı ama bu konu kapanmadı. Çünkü pek çok kişi estetik ameliyatı, marketten televizyon almak gibi düşünüyor. Peki, işin aslı ne? Gelin, süslü lafları bir kenara bırakıp gerçekleri konuşalım.

Araba Garantisi ile Vücut Garantisi Karışmasın

Bir buzdolabı veya araba aldığınızda firma size garanti verir. “Bozulursa yenisini veririz” der. Çünkü o arabayı fabrikada robotlar yapar ve hepsi birbirinin aynısıdır.

Ama insan vücudu fabrika çıkışı değildir. Hepimizinki farklı çalışır.

  • Sizin cildiniz ince, arkadaşınızınki kalındır.
  • Sizdeki yara 3 günde iyileşir, başkasında 10 günde.
  • Siz mikrop kapmazsınız, başkası en ufak tozdan etkilenir.

Bu yüzden tıpta, hiçbir doktor (dünyanın en iyisi bile olsa) size %100 iyileşme garantisi veremez. Veriyorsa, orada durup iki kere düşünmek gerekir.

“Ama Kuaför Bile İstediğim Saçı Yapıyor?”

Aslında yapamıyor. En basit işlemde bile risk vardır. Kuaförde saçınız yanabilir, manikürde mikrop kapabilirsiniz. Ama bu ihtimaller çok düşük olduğu için biz “yokmuş gibi” davranırız.

Estetik ameliyatlarda da durum böyledir. Teknoloji çok gelişti, riskler çok azaldı ama “sıfır risk” diye bir şey evrende yok. Yarın sokağa çıktığınızda kafanıza saksı düşmeyeceğinin garantisi var mı? Yok. Ameliyat da böyledir; milyonda bir ihtimal de olsa, her zaman beklenmedik bir durum olabilir.

Reklamlardaki O “Mucize” Sözlere İnanmayın

Televizyonda veya sosyal medyada “Lazerle kesin çözüm”, “İzlere %100 son”, “Ömür boyu garanti” gibi laflar duyarsınız. Bunlar genellikle doktor olmayan, sadece ürün satmaya çalışan kişilerin pazarlama taktikleridir.

Gerçek bir doktor size dürüst davranır. Size pembe tablolar çizip hayal satmak yerine, olabilecekleri anlatır.

Peki, Doktora Nasıl Güveneceksiniz?

“Madem garanti yok, ben niye ameliyat olayım?” dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız. Burada devreye “Garanti” değil, “Güven” girer.

İyi bir doktorun size verebileceği en büyük söz şudur:

“Ben bu işin eğitimini aldım, yıllardır yapıyorum ve elimden gelenin en iyisini yapacağım. Eğer işler yolunda gitmezse, bir sorun çıkarsa (mesela dikişiniz açılırsa veya sonuç istediğimiz gibi olmazsa) ben buradayım, sizi yarı yolda bırakmam ve düzeltmek için elimden geleni yaparım.”

Özetle

Estetik ameliyatta garanti belgesi aranmaz. Doktorunuzun tecrübesi, dürüstlüğü ve sizi yarı yolda bırakmayacak olması, alabileceğiniz en büyük garantidir.

Sağlığınız, boş vaatlere kanmayacak kadar değerlidir.


Annelik Güzeldir Ama Vücudu Yıpratır

Peki Çaresi Var mı?

Annelik dünyanın en kutsal görevi. Neslimizin devamı annelerimiz sayesinde mümkün. Ancak annelerimiz bu zor görevi yaparken vücutlarından da çok şey götürüyorlar. Doğumdan sonra çoğu kadının vücudu maalesef eskisi gibi kalmıyor.

Gelin, doğumun vücutta ne gibi değişiklikler yaptığına ve bunları nasıl düzeltebileceğimize basitçe bakalım.

Karın Bölgesinde Neler Oluyor?

Hamileliğin en büyük etkisi karında görülür. Bebek büyüdükçe karın derisi bir balon gibi şişer.

  • Deri Çatlakları: Derimiz çok gerildiği için alttan yırtılır. İlk başta fark edilmez ama doğumdan sonra “çatlak” dediğimiz izler kalır. Bu çatlakların maalesef mucizevi bir kremi yoktur, kalıcıdır.
  • Sarkmalar: Doğumdan sonra karın derisi bazen kendini toparlayamaz. İçi boşalmış bir balon gibi gevşer, sarkar ve kat kat olur.
  • Karın Kasları: Karnımızı düz tutan kaslar, bebek büyüdükçe yanlara doğru açılır ve gevşer. Doğumdan sonra bu kaslar eski haline dönmezse, kişi ne kadar zayıf olursa olsun karnı hep şiş veya bombeli görünür.

Memelerde Neler Oluyor?

Hamilelikte ve emzirme döneminde memeler sütle dolar ve büyür. Emzirme bitince ise şunlar olabilir:

  • Sarkma: İçi boşalan meme derisi gevşer ve sarkar.
  • Küçülme: Bazen memeler eski halinden bile daha küçük, “içi boşalmış” bir hale gelebilir.
  • Şekil Bozukluğu: Bazen de memeler büyük kalır ama yerçekimine yenik düşüp aşağı doğru sarkar.

Kilo Sorunları

Hamilelikte alınan kiloların çoğu doğumla gitse de, bazen yapışıp kalan inatçı yağlar olur. Özellikle bel, kalça ve basen bölgesindeki yağlar sporla bile zor gider.

Çözüm: “Anneyi Yenileme” (Mommy Makeover)

Amerikalıların “Mommy Makeover” dediği, bizim “Doğum Sonrası Toparlama” diyebileceğimiz bir çözüm paketi var. Bu, tek bir ameliyat değil, annenin ihtiyacına göre yapılan işlemlerin tümüdür.

İşte estetik cerrahide yapılan düzeltmeler:

1. Karın Germe: Sarkmış olan fazla deri ve yağlar alınıp atılır. En önemlisi, gevşemiş olan karın kasları korse gibi içten dikilerek sıkılaştırılır. Böylece hem sarkıklık gider hem de o bombeli görüntü kaybolur. Çatlakların çoğu da atılan deriyle birlikte gitmiş olur.

2. Meme Estetiği:

  • Meme Dikleştirme: Sarkmış meme başı yukarı taşınır, gevşek deri toparlanır.
  • Meme Büyütme veya Küçültme: Eğer memeler çok küçüldüyse silikonla dolgunlaştırılır. Çok büyük kaldıysa küçültülüp dikleştirilir.

3. Yağ Alma (Liposuction): Vücudun belli bölgelerinde (bel, basen gibi) biriken inatçı yağlar vakumla çekilir. Hatta bu yağlar istenirse popo gibi dolgunluk istenen yerlere geri verilebilir.

Sonuç Olarak

Anne olmak, kadının kendi vücudundan ödün vermesi demektir. Ama bu kalıcı bir “bedel” olmak zorunda değil. Bozulan vücut hatlarını düzeltmek, annenin kendine olan güvenini geri kazanması için en doğal hakkıdır.

Eğer doğum sonrası aynaya baktığınızda gördüğünüzden mutlu değilseniz, bir plastik cerrahi uzmanıyla görüşüp seçeneklerinizi öğrenebilirsiniz.

Kendinizi Güvendiğiniz Bir Doktora Emanet Edin

Doktorunuza Neden Güvenmelisiniz?

1. Hastane Binasına Değil, İçindeki Doktora Bakın Hasta olduğumuzda bazen lüks, otel gibi görünen özel hastanelerin daha iyi olduğunu düşünürüz. Ancak unutmayın, o lüks hastanelerdeki doktorların çoğu da aslında devlet hastanelerinde pişip gelmiş tecrübeli doktorlardır. Yani bina süslü diye doktor daha iyidir demek değildir. Önemli olan binanın güzelliği değil, doktorun tecrübesidir.

2. Doktorunuzla Konuşmaktan Çekinmeyin Ameliyat olacaksanız, sizi kimin keseceğini bilmek hakkınız. Doktorunuzla oturup konuşun. “Ameliyattan sonra canım yanar mı?”, “Ne zaman iyileşirim?”, “Ters giden bir şey olur mu?” diye sormaktan utanmayın. Eğer doktorunuzun anlattıkları içinize siniyorsa ve ona kanınız ısındıysa kendinizi emanet edin.

3. Ameliyat Sonrası Başkasına Soru Sormayın En sık yapılan hata şudur: Hasta ameliyat oluyor, sonra eve gidip internetten veya başka doktorlara mesaj atıp “Şuram şişti, normal mi?” diye soruyor. Bu çok yanlış. Sizin içinizi, ne işlem yapıldığını en iyi sizi ameliyat eden doktor bilir. Bir sorununuz varsa, doğrudan kendi doktorunuza sorun. Başkalarının lafıyla kafanızı karıştırmayın.

4. Her Şey Her Zaman Mükemmel Olmayabilir En usta doktorun elinde bile bazen işler %10 ihtimalle istenildiği gibi gitmeyebilir. Özellikle burun ameliyatlarında bazen ikinci bir düzeltme gerekebilir. Bu normaldir. Doktorunuza hemen küsmeyin, düzeltmesi için ona fırsat verin. Hemen başka doktora koşmak işleri daha da karıştırabilir.

5. İnternetteki Fotoğraflara Hemen İnanmayın İnternette, Instagram’da gördüğünüz “öncesi-sonrası” fotoğraflarına bakıp doktor seçmeyin. O fotoğrafların çoğu en iyi sonuçlardır, hatta bazıları bilgisayarla düzeltilmiş olabilir. Herkesin sonucu öyle olacak diye bir kural yok.

Peki İyi Doktoru Nasıl Bulacağız?

  • Tanıdığa Sorun: Daha önce o doktora gitmiş, memnun kalmış bir tanıdığınız varsa en sağlam referans budur.
  • Diplomayı Gözünüzle Görün: Gittiğiniz doktorun odasında diploması asılı mı? Uzmanlığı nedir? Bunlara bakın. Diploması olmayan ya da ne olduğu belirsiz yerlerden uzak durun.
  • İç Sesinizi Dinleyin: Doktorla ilk konuştuğunuzda size güven veriyor mu? Gözünüz tuttuysa ve anlaştıysanız, artık ona güvenin ve tedavinizi yarıda bırakmayın.

Özetle: Sağlık şakaya gelmez. Doktorunuzu iyi seçin, seçtikten sonra da ona sonuna kadar güvenin.

Üst Dudak Uzunluğunun Tedavisi (Lip Lift)

Uzun Dudak Mesafesi Nasıl Kısaltılır?

Yüz estetiğinde genç ve çekici bir görünümün en önemli anahtarlarından biri, yüzün oranlarıdır. Genellikle göz çevresi veya çene hattına odaklanılsa da, burun tabanı ile üst dudak arasındaki ortadaki kısım (Filtrum), yüzün genel ifadesini ve yaş algısını doğrudan etkileyen kritik bir bölgedir.

Pek çok hasta, dudak dolgusu ile istenilen sonuca ulaşamadığında veya yaşla birlikte gülüş estetiğini kaybettiğinde kliniğimize başvurmaktadır. İşte bu noktada, Lip Lift (Dudak Kaldırma) işlemi, uzun dudak mesafesini kısaltarak daha genç, dinamik ve estetik bir oran sağlayan etkili bir çözümdür.

Dudak mesafesi neden uzar?

İdeal bir yüzde, burun tabanı ile üst dudağın kırmızı kısmı (Vermilyon) arasındaki mesafe ortalama 12-15 mm civarında olmalıdır.


Ancak iki temel sebeple bu mesafe uzayabilir:

  • Genetik Faktörler: Bazı kişiler doğuştan uzun bir dudak yapısına sahiptir. Bu durum, üst dişlerin görünmesini engeller ve kişiye olduğundan daha yaşlı bir ifade verebilir.
  • Yaşlanma Süreci: Yerçekimi ve elastikiyet kaybı ile birlikte, yüzün diğer bölgeleri gibi dudak üzerindeki deri de aşağıya doğru uzar. Bu uzama, üst dudağın içe dönmesine (hacim kaybetmiş gibi görünmesine) ve gülümserken üst dişlerin kapanmasına neden olur.

Lip Lift (Dudak Kaldırma) Nedir?

Dudak kaldırma işleminin amacı burun tabanı ile üst dudağın pembe kısmı (vermilyon) arasındaki mesafeyi kısaltmaktır. Bu iki şekilde yapılır:

1. Üst dudak derisinden enine şerit şeklinde bir parça çıkartarak uzunluğun azaltılması:

Üst dudak yüzün en çok göze çarpan bölgesidir ve burada oluşacak bir iz estetik açıdan kabul edilemezdir. Bu nedenle izlerin gizlenmesi amacı ile bu deri parçası burun tabanının hemen altından geçen bir şerit şeklinde çıkartılır ve bu şekilde izlerin burun tabanının gölgesinde kalması sağlanır. Çizimde görüldüğü, gibi çıkartılan kısım bir boğa boynuzunu andırdığı için bu yönteme “Boğa Boynuzu” (İngilizcesi BullHorn) eksizyonu adı verilir.


Avantajları

İşlem lokal anestezi altında yapılabilir. İyileşme dönemi genellikle sorunsuz geçer ve doğru yapıldığı takdirde etkisi belirgin ve kalıcıdır. Dudağın kısalması yanında vermilyon yukarı doğru çekildiği için dudak dolgunlaşmış olarak görülür.

Dezavantajları

Burun tabanındaki izin farkedilmeyeceği garanti edilemez ve sonuç istenildiği gibi olmazsa bu işlemin geriye dönüşü yoktur.

2. Üst dudağın iplikle asılması:

Bu yöntemde deride herhangi bir kesi ve deri çıkartılma işlemi yapılmaz. Bunun yerine burun tabanı ve üst dudak deri ve mukoza (vermilyon) arasında deri altında geçirilen U şeklindeki cerrahi ipliklerin düğümlerinin sıkılması ile deri kendi üzerinde hafifçe katlanır ve dudağın pembe kısmı yukarı doğru ilerler.


Avantajları

İşlem diğeri gibi lokal anestezi altında yapılır. Ameliyat sonrası hasta hemen günlük hayatına devam edebilir. Dudakta şişme veya morluk çok az olur. Herhangi bir kesi yapılmadığı için ameliyat sonrası sorun çıkma ihtimali daha azdır. “Boğa Boynuzu” işlemindeki gibi dudak kısalır ve dolgunluğu artmış izlenimi verir. Hasta dudak şeklinden hoşnut olmaz ise ipler lokal anestezi altında kesilerek dudak hasarsız olarak eski haline getirilebilir.

Dezavantajları

Askı için yerleştirilen dikişlerin geçtiği delikler başlangıçta deride çukurlaşmaya neden olur ancak bu durum kısa sürede düzelir ve ipliklerin geçirildiği deliklerde hiçbir iz kalmaz. En önemli dezavantaş işlemin kalıcılığının önceden belirlenememesidir. İplikler nisbeten yumuşak dokuları çektiği (ısırdığı) için zamanla bu yumuşak dokuları keserek bollaşabilir ve dudakta tekrar sarkma olabilir. Bu olayın oluş süresi kişiden kişiye değişmektedir ancak genellikle bir yıldan sonra olur ve bazı hastalarda bu olay uzun yıllar sonra gelişebilir.

Sonuç

Günümüzde dolgun dudaklara ameliyatsız olarak dolgular sayesinde sahip olunabilmekedir. Ancak uzun üst dudaklar estetik açıdan arzu edilmez ve tedavileri “Dudak Kaldırma” (Lip Lift) işlemi ile yapılır. Bunun bir yolu deride kesi yapıp dokuları çıkartarak dudağı kısaltmak, diğer bir yolu ise kesi yapmadan yalnızca iplikle askılama yolu ile dudağı kaldırmakır. Her iki yntemin de kendine göre avantaj ve dezavantajları mevcuttur.6y7

Sıcak Çarpması ve Tedavisi

Küresel ısınma, birçok ülkede sıcaklıkların tehlikeli boyutlara ulaşmasına yol açmaktadır. İnsan sağlığını en ciddi şekilde etkileyen durumlardan biri ise sıcak çarpmasıdır.

Sıcak çarpması nedir?

Dış ortamın ısısı ne olursa olsun vücut içi sıcaklığı belli ve güvenli bir seviyede tutacak mekanizmalara sahibiz. En basit tabirle, bu sistem iki temel görev üstlenir:

  1. Isı üretimi
  2. Isı atılımı

Isı üretimi

Vücudumuz, hayatta kalabilmek için belirli bir iç ısıyı sabit tutmak zorundadır. Metabolizmamız bu nedenle sürekli olarak ısı üretir; bu miktar ortalama saatte 100 kaloridir. Ancak, bu sıcaklığı sabit tutmak için üretilen ısının belirli bir kısmı dışarı atılmalıdır. Aksi takdirde, vücut ısısı her saat 1 derece yükselecektir. Yoğun fiziksel aktivite, ısı üretimini 10 kat veya daha fazla artırabilir. Örneğin, sporcularda ve ağır işçilerde metabolizma ile saatte 1000 kalorinin üzerinde ısı üretimi gerçekleşebilir. Dışarıdan gelen ısı (güneş ve sıcak hava) da başka bir faktördür. Yaz aylarında güneş altında kalmak, saatte 150 kaloriye kadar ek ısı artışına neden olabilir. Ayrıca, bazı hastalıklar, aşırı kas kasılması (titreme), tiroid bezinin aşırı çalışması ve bazı ilaçlar (özellikle uyarıcılar) vücut ısısını artırabilir.

Isının atılımı (vücudun soğuması)

Vücut, hem ısı üreterek hem de mevcut ısıyı dışarı atarak iç sıcaklığımızı dengede tutar. Beyindeki bir termostat gibi çalışan hipotalamus bölgesi bu dengeyi sağlar. En önemli soğutma organımız deridir. Sıcaklık arttığında, kalp deriye daha fazla kan pompalar ve ter bezleri daha aktif hale gelir. Böylece ısı, vücut yüzeyine taşınmış olur. Ter bezlerinin ürettiği ter, deriyi buharlaşma yoluyla soğutur. Ancak, nemli havalarda buharlaşma zorlaşır ve nem oranı %75’i geçerse terleme, ısıyı azaltmada etkili olmaz. Sıcaklığın etkisini azaltmadaki bir başka mekanizma ise aklimatizasyondur (ortama uyum sağlamak). Bu uyum, bir hafta veya biraz daha uzun bir sürede gerçekleşir. Aklimatizasyon sağlandığında vücut, daha erken terlemeye başlar ve daha fazla ter üretir. Terdeki tuzu geri emerek daha verimli çalışır. Sıcak ortama alışkın olmayan bir kişi saatte 1 litre terleyerek 580 kalori ısıyı uzaklaştırabilirken, alışkın olan bir kişi saatte 2-3 litre terleyerek 1700 kalorinin üzerinde ısıyı dışarı atabilir..

Sıcak çarpması

Vücudun sıcaklığı sabit tutan termostat mekanizması düzgün çalışmazsa, iç sıcaklık artar. Bu sıcaklık 41 dereceyi aşarsa, acil müdahale gerektiren ciddi bir sorun ortaya çıkar. Aşırı ısı, hücrelerimize doğrudan zarar verir, hatta hücrelerin ölümüne yol açabilir. En ağır hasar öncelikle kaslarda meydana gelir ve buna rabdomiyoliz denir. Parçalanan kasların artıkları ise miyoglobin olarak adlandırılır. Miyoglobin, böbreklere çökerek fonksiyonlarını bozabilir; bu duruma akut böbrek yetmezliği denir. Etkilenen bir başka organ ise karaciğerdir. Sarılık, kan şekerinin düşmesi, pıhtılaşma bozuklukları ve beyin ödemi gibi durumlar ortaya çıkabilir ve bunlar ölümle sonuçlanabilir. Diğer organlar kadar olmasa da, akciğerler de ilerleyen saatlerde işlevsiz hale gelebilir.

Sıcak Çarpması Çeşitleri

Klasik sıcak çarpması NEHS olarak adlandırılır. Bu terim, İngilizce’deki “Nonexertional Heat Stroke” (Egzersizle İlişkisi Olmayan Sıcak Çarpması) kelimelerinin kısaltılmışıdır. Genellikle küçük çocuklar, yaşlılar ve kronik hastalığı olan kişilerde görülür. İkinci tip sıcak çarpması ise EHS adıyla bilinen Efor İlişkili Sıcak Çarpmasıdır (İngilizce: “Exertional Heat Stroke“). Bu tür, daha çok genç sporcularda ve ağır efor sarf eden işçilerde ortaya çıkar. Tedavi edilmediğinde her ikisi de ölümcüldür

Belirtiler

Deride kızarıklık ve ısı artışı, baş ağrısı, baş dönmesi ve sersemlik, kas ağrısı ve krampları, şuur bulanıklığı, bilinç kaybı ve bayılma gibi belirtiler kişiden kişiye farklı şiddette ortaya çıkabilir. Ancak tanı koymada en önemli kriter, vücut ısısının 41 derecenin üzerine çıkmasıdır. Koltuk altı veya dil altından yapılan ölçümler daha düşük sonuç verebilir. Bu nedenle, rektal ölçüm yapmak gerekebilir.

Tedavi

İlk bir saat içinde tanı koyarak tedaviye başlamak hayati öneme sahiptir. Aksi takdirde, ölüm olasılığı hızla artar. Yapılması gereken ilk şey, hastayı acil olarak soğutmaktır.

Hastayı soğutma yöntemleri

Hastane ortamına ve sağlık personeline ihtiyaç duyulmadan uygulanabilecek soğutma yöntemleri şunlardır:

Buzlu su ile soğutma

Hastanın tüm elbiseleri çıkarıldıktan sonra, üzeri buzlu suda ıslatılmış havlularla örtülür ve bu havlular ısındıkça yenileriyle değiştirilir. Koltuk altlarına ve kasıklara buz torbaları yerleştirilir. Bu yöntem çok etkili olsa da, bilinci açık hastalarda uygulanması zor ve rahatsız edici olabilir.

Buharlaştırma ile soğutma

Hastanın tüm elbiseleri çıkarıldıktan sonra üzerine ılık su dökülür ve güçlü bir vantilatör yardımıyla suyun buharlaşması sağlanır. Buharlaşan su, altındaki deriyi soğutur.

Daha etkili soğutma yöntemleri bulunsa da, bunlar karmaşık cihazlar ve hastane ortamı gerektirir. Soğutma dışındaki tedaviler hastane ortamında semptomlara göre uygulanır. Öncelikle sıvı ve elektrolit kaybının giderilmesi, ardından organ fonksiyonlarını korumaya yönelik tedaviler gerçekleştirilir.

Ateş düşürücü ilaçlar

Aspirin ve parasetamol gibi ateş düşürücü ilaçlar sıcak çarpmasında kesinlikle kullanılmamalıdır. Çünkü bunlar fayda sağlamadığı gibi zararlı da olabilir.

Sonuç

Özellikle efor ilişkili sıcak çarpması (EHS) genç ve sağlıklı kişilerde görülür. Tanı, ancak vücut ısısının 41 derecenin üzerinde olduğunun tespit edilmesiyle konulur. Tedavide ise ilk 1 saat çok önemlidir ve hastanın bulunduğu yerden başlayarak hastaneye nakledilene kadar soğutulması gereklidir. Ancak kırsal bölgedeki yürüyüşcülerde ve operasyon alanındaki askerlerde bunu gerçekleştirmek güç olabilir.

Dünyanın İlk Kadın Doktoru

Tüm dünyada kadınlara eğitim hakkının tanınması ancak 19. yüzyılda yaygınlaşmıştır. Örnek verecek olursak Almanya’da kadınlara tıp fakültelerine girme hakkı 1899 da tanınmıştır. Türkiye’de ise kadınlar ancak 1922 yılında İstanbul Darülfünunu Tıp Fakültesine kabul edilmiş ve 1928 yılında altı kadın tıp doktoru diploması almıştır. Oysa ülkemizde kadınlara yükseköğremim hakkı 1914 yılında verilmiştir. Geçmiş dönemlerde kadınların tıp eğitiminden dışlanmasının nedeni kadınların narin doğaları gereği doktor olmaya uygun olmadıkları inancı idi.

Kadınlar doktor olamaz düşüncesi nasıl değiştirildi?

Dorothea Christiane Erxleben isimli kadın 1715 yılında Almanya’da doğdu. Çocukluk döneminin önemli bir kısmı hastalıklar nedeni ile yatakta geçti. Bu onda çok güçlü bir öğrenme isteği oluşturdu. Babası aydınlanma ideallerini savunan bir doktordu ve kız çocuklarının da erkekler ile eşit koşullarda eğitim almaları gerektiğine inanıyordu. Erxleben babasının da gayretleri ile diğer kardeşlerinin girdiği bütün derslere katıldı ve bağımsız olarak yalnız erkeklere öğretilen dersleri de öğrendi. Ancak babasının çabaları bir süre sonra eğitimini tam olarak sürdürmesine yetmedi ve baba bir okul müdürü arkadaşindan yardım istedi. Okul müdürü gönüllü olarak Dorothea Christiane Erxleben’in eğitimini üstlendi.

Doktor olma yolunda ilk adımlar

Erxleben ileri yaşlarda babası hasta bakarken ona eşlik etmeye başladı. Erkek kardeşi tıp fakültesine başladığında kendisi 21 yaşında idi ancak o yıllarda kadınların tıp eğitimi alması imkansızdı.

1740 yılında yani 25 yaşında iken Prusya Kralı II. Frederick’ten Tıp Fakültesinde okumak için izin isteğinde bulundu. Bu isteği 1741 yılında kraliyet kararnamesi ile onaylandı. Ancak kendisi yalnızca öğrenci olan erkek kardeşi ile derslere girebiliyordu. Kısa bir süre sonra kardeşi askere alınıp fakülteden ayrılınca derslere devam imkanı kalmadı. Erxleben, 1742’de Gründliche Untersuchung der Ursachen, die das weibliche Geschlecht vom Studieren abhalten (Kadın Cinsiyetini Eğitimden Alıkoyan Nedenlerin Kapsamlı Bir İncelemesi) başlıklı bir kitap yayınlayarak bu kısıtlamalara alenen meydan okudu. Fakülteye alınmamasına karşın Erxleben babasının kliniğinde çalışarak kendini eğitmeye gayret etti. 1747 yılında 32 yaşında iken bu kliniği tek başına yönetmeye başladı. İleri yıllarda bazı meslektaşları onu bir hastaya yanlış tedavi uygulayıp ölümüne neden olduğu gerekçesiyle şikayet ettiler ve kliniğinin geçici olarak kapanmasına yol açtılar. Ancak Erxleben bu yaşağı protesto etti ve daha önce aldığı kraliyet iznini kanıt göstererek tıp diploması almak için talepte bulundu.

Dünyanın İlk Diplomalı Kadın Doktoru

Çabalarını hiç hafifletmeyen Erxleben 1754 yılında 39 yaşında tezini savunup kabul ettirdi ve onur derecesi ile diploma aldı. Böylede Almanya’nın (ve dünyanın) ilk kadın doktoru olma şerefini kazanmış oldu. Şu sözü uzun yıllar unutulmadı: “Herkes bilge bir kadın ister, ancak ona bilgeliğini kullanma fırsatını kimse vermez”.

Dorothea Christiane Erxleben’in öncü çalışmaları, kendinden sonraki kadınların tıp doktoru olabilmelerine çok büyük ölçüde yardımcı olmakla kalmayıp, aynı zamanda Aydınlanma döneminde kadınların eğitimi ve toplumdaki yeri hakkındaki tartışmalara da katkıda bulunmuştur. Kadınların Alman tıp fakültelerine geniş çapta yeniden kabul edilmesi yaklaşık 150 yıl sürecektir. Mirası, günümüzde onun adını taşıyan çeşitli kurumlar ve ödüller aracılığıyla onurlandırılmaktadır.”

Not

Bu paylaşımda bahsedilen “Aydınlanma”, başta 17. ve 18. yüzyıllar olmak üzere Avrupa’ya hakim olan önemli bir entelektüel ve felsefi harekettir. Çoğunlukla “Akıl Çağı” olarak adlandırılır çünkü geleneğin, batıl inancın veya sorgusuz dini dogmanın aksine, bilginin ve otoritenin birincil kaynakları olarak akıl, mantık ve bilimsel araştırmayı savunmuştur.

İşte Aydınlanma’nın Dorothea Erxleben’in hikayesiyle bağlantısı:

  • Geleneğe Meydan Okuma: Aydınlanma, insanların yerleşik normları ve otoriteleri sorgulamasını teşvik etti. Dorothea için bu, kadınların yüksek öğrenim veya tıp mesleği için uygun olmadığına dair geleneksel görüşe meydan okumak anlamına geliyordu.
  • Akıl ve Bilgiye Vurgu: Eylem, akıl ve gözlem yoluyla insanlığın evreni anlayabileceği ve toplumu geliştirebileceği fikrine değer verdi. Dorothea’nın resmi bir tıp diploması alma çabası ve tıbbı “şarlatanlık” yerine akılcı ilkelere dayalı olarak uygulama arzusu, bilgiye ve rasyonel anlayışa yapılan bu vurguyla örtüşüyor.
  • Eğitim ve Toplum Üzerine Tartışmalar: Aydınlanma, toplumda eğitimin rolü ve kadınlar da dahil olmak üzere bireylerin hakları ve yeri de dahil olmak üzere sosyal reformlar hakkında geniş çaplı tartışmaları tetikledi. Dorothea’nın meşru bir doktor olarak tanınma mücadelesi, kadınların yetenekleri ve entelektüel ve profesyonel hayata tam olarak katılma hakları hakkındaki bu daha geniş toplumsal tartışmalara doğrudan bir katkıydı.

Özetle, Dorothea Christiane Erxleben, insan potansiyeli, akıl ve toplumsal ilerleme hakkındaki yeni fikirlerin giderek güç kazandığı bir dönemde yaşadı. Doktor olma yönündeki kişisel mücadelesi, bu Aydınlanma ideallerinin pratik bir göstergesi idi ve o dönemde kadınlar için kabul edilebilir olanın sınırlarını zorladı.