Jilet (Faça) İzleri Tedavisi
Özellikle gençler arasında isteyerek kendini yaralama iyi bilinen bir olaydır. Daha çok jilet veya başka çok keskin cisimlerle yapılır. Bu yazımızda Jilet (Faça) İzleri Tedavisini inceleyeceğiz.
Özellikle gençler arasında isteyerek kendini yaralama iyi bilinen bir olaydır. Daha çok jilet veya başka çok keskin cisimlerle yapılır. Bu yazımızda Jilet (Faça) İzleri Tedavisini inceleyeceğiz.
Bugün kurtuluş savaşımızı taçlandıran “Büyük Taarruz”un yüzüncü yıldönümü. Türkiye Cumhuriyeti bu savaşın başarısı ile kuruldu. Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları bu savaşı kaybetselerdi belki de biz şimdi Anadolu’nun ortasında denizler ile bağlantısı bile olmayan ve şeriat ile yönetilen bir başka Afganistan olacaktık. Plastik Rekonstrüktif ve Estetik cerrahi adında bir anabilim dalımız muhtemelen olmayacaktı ve kadınlarımız yalnız gözleri gösteren giysiler içinde böyle bir tıp dalının mevcudiyetinden haberdar olmayacak veya rüyalarında hayal edeceklerdi. Erkeklerimiz ise belki de güzel kadın kavramını yalnızca uygar ülkelerde yaşayan kadınların resimlerinden öğreneceklerdi. Bugünlerde geldi isek ve Suudi Arabistan, İran ve Afganistan’dan farklı isek bunu Gazi Mustafa Kemal Atatürk‘e borçlu olduğumuzu unutmayalım ve bizi şeriata sürüklemek isteyenlere fırsat tanımamak için elimizden gelen mücadeleyi verelim.

Kısa bir süre önce Üniversite TV’de sayın Lale Akın ile birlikte İstanbul Stüdyosunda bir program yaptık. Bu programda estetik cerrahinin hangi mucizeleri yarattığını veya bir saatten daha kısa sürede nasıl çok güzel bir yüze sahip olunabileceğini veya ameliyat yapmadan bir burun estetiğinin nasıl gerçekleştiğini konuşmadık. Bunlar yerine toplumumuzda “estetik” kavramının aslında “güzellik” kavramı ile eşleştirildiğini ve bunun doğru olmadığını irdeledik.
Normal koşullarda “tıbbi işlemler” yapması yasak olan bu salonlarda giderek doktor kontrolünde olmadan lazer, dolgu enjeksiyonu, botulinum toksini enjeksiyonu ve deri altına yerleştirilen bazı cihazlar ile yüz gerginleştirilmesi gibi işlemlerin yapıldığını duyuyoruz. Bu işlemlerin hepsi tıbbi işlemlerdir ve şu anda mevcut yasalar uyarınca yalnızca Dermatolog (deri hastalıkları uzmanı) ve Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi uzmanları tarafından yapılmaları gerekmektedir.
Bu konuda yaptığım söyleşiyi sayfa içindeki videoda izleyebilirsiniz.
Derimize rengini veren boyalar deri içindeki özel hücreler tarafından üretilir. Bu hücrelere melanosit adı verilir. Melanosit hücreleri deriyi koruyan melanin adı verilen bir boya salgılarlar. Uzun süre güneş gören bölgelerin esmerleşmesi melanositlerin melanin salgılaması ile olur.

Melanosit hücreleri hemen herkeste zararsız deri tümörleri oluştururlar. Bunlar kahverengi renkte deri ile aynı hizada veya kabarık olabilirler. Halk arasında bunlara ben veya et-beni adı verilir. Normalde nevüsler doğumdan sonra çeşitli zamanlarda ortaya çıkar ve sayıları kişiden kişiye değişen miktarlarda artar. Ancak doğuştan olan nevüsler de mevcuttur ve bunlara konjenital nevüs adı verilir. Büyüklükleri değişiktir. Nadir olarak çok geniş alanları kaplayacak boyutlarda olabilirler.
Vücudumuzdaki çok sayıdaki melanositler bazı koşullarda ve çoğu zaman da nedeni bilinmeden nevüse benzeyen ancak çok tehlikeli olan deri tümörleri oluşturabilirler. Bunlara melanoma veya malign melanom adı verilir.
Melanoma deride daha önce mevcut olan kansere eğilimli bir oluşumdan gelişebildiği gibi tamamen sağlıklı deride kendiliğinden de oluşabilir. Melanomanın oluş nedeni birçok kanserde olduğu gibi tam olarak bilinmez. Ancak bazı etkenlerin melanomayı tetiklediği bilinmektedir. Bunlar:

Birçok melanomanın gelişmesindeki sorumlu faktör ultraviyole ışınlarının etkisi altında kalmaktır. Hem ultraviyole A (UVA) hem de ultraviyole B (UVB) kanser yapıcı etkilere sahiptir. Bu ışınlar ticari solaryumlarda da mevcuttur. Halk arasında güneş ışınlarının sağlıklı bünye yarattığı inancı yaygındır. Aslında bunun aksine deri denilen organımıza en fazla zarar veren ve hızlı yaşlandıran etken güneş ışınlarıdır.

En riskli durumlar seyrek olarak güneş gören bölgelerde belli aralıklarla tekrarlayan ani, şiddetli ve su toplaması ile birlikte güneş yanıklarının oluşmasıdır. Bu durum özellikle deniz kenarında oturmayan kişilerde yaz tatilleri sırasında sık olarak görülmektedir. Güneş koruyucu yağların yaygın olmadığı geçmiş yıllarda deniz tatillerinin ilk günlerinde ciddi güneş yanıklarına ne kadar sık rastlandığını yaşı biraz ileri olanlar çok iyi hatırlarlar. Melanomaların çoğu güneş gören bölgelerde oluşur. Ancak avuç için, ayak tabanı ve genital bölge gibi güneş görmeyen bölgelerde de melanoma çıkabilir.
Derideki nevüsler (benler) sonradan melanoma dönüşebilmektedir. Bunlar başlıca:
Melanoma tanısı ancak şüpheli bir nevüsten biyopsi alınması ve patolojide tetkik edilmesi ile konulur. Bir nevüsün şüpheli olduğunu düşündüren bazı durumlar vardır. Bunlar:

Bir nevüsün tehlikeli olup olmadığına dermatoloji (deri hastalıkları) uzmanları karar verebilir. Ancak kesin tanı mutlaka şüpheli lezyonun tamamen çıkartılıp patolojik incelemeden geçirilmesi ile konulabilir. Bunun dışında hiçbir laboratuvar tetkiki veya görüntüleme (radyoloji MR, BT, PET vs) yöntemi kesin tanı kondurmaz ve yapılmaları gereksizdir. Ancak bu tetkikler tanı konulmuş ve ilerlemiş hastaların takibinde yararlıdır. Biyopsi iki türlü alınır:
Deri melanomasının tedavisi kesinlikle Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi uzmanları tarafından yapılmalıdır. Bu tedavide hem tümör güvenli bir sağlam deri ile birlikte çıkartılır hem de sıçrayabileceği lenf düğümleri kontrol edilir. Tümörü çıkartırken dikkat edilmesi gereken şey geriden tümör bırakmayacak kadar geniş alınmasıdır. Bu geniş alınma bölgenin yapısının bozulmasına yol açabilir. Ancak plastik rekonstrüktif cerrahi yöntemleri bu bozuk yapıyı yeniden yerine koyabilir. Görüntü bozulmasın diye gerekenden daha küçük bölgenin çıkartılması hastanın hayatına mal olabilir. Erken dönemde yakalandığında melanoma cerrahi çıkartılma ile tamamen temizlenip yok edilebilen bir hastalıktır. Ancak iler dönemlerde cerrahi tedaviye rağmen hastalık tekrarlar ise veya cerrahi yetersiz kalmış ise kemoterapi, radyoterapi, immünoterapi gibi tedaviler için diğer branşlar da devreye girer.
Deri lezyonlarının çok önemli bir kısmı iyi huyludur. Bunların bazıları lazer cihazları, koter cihazları ve kimyasal maddeler ile yakılarak veya soğuk tatbiki ile dondurarak ortadan yok edilebilirler. Bu yöntemler ameliyathane gerektirmediği için masraflı değildir. Ayrıca daha az iz bıraktıkları gibi yanlış bir inanış mevcuttur. Ancak önemli bir dezavantajları vardır. Eğer bunlar şüpheli lezyonlar ise gerçek tanının ne olduğunu ve yapılan tedavinin uygun olup olmadığını önceden anlamak mümkün değildir. Çünkü ortada tahlil edilecek bir parça yoktur. Deneyim karar vermekte önemlidir ancak bazı durumlarda en tecrübeli göz bile küçük bir kanser veya melanomu fark edemeyebilir. Bunlar yetersiz yakıldıklarında veya dondurulduklarında bir süre sonra daha geniş olarak tekrarlarlar. Bunun nedeni benlerle oynanması değil tedavinin yanlış yapılmasıdır. Yüzde yüz emin olmadıkça hiçbir deri lezyonu biyopsiye gönderilmeden tedavi edilmemelidir. Prof. Dr. Ege Özgentaş çıkarttığı her tümörü görünüşü ne kadar masum olursa olsun istisnasız olarak patolojik incelemeye gönderir.
Malign melanom (veya melanoma) erken yakalandığında tam olarak tedavi edilebilir. Erken tanı için vücuttaki benlerin belli aralıklar ile deri hastalıkları (dermatoloji) uzmanları tarafından kontrol edilmeleri gereklidir. Şüpheli durumlarda mutlaka plastik ve rekonstrüktif cerrahi uzmanları tarafından uygun cerrahi tedavi gerçekleştirilmelidir. Melanoma tedavisinde estetik kaygılar tamamen bir tarafa bırakılmalı hayat kurtarma üzerinde yoğunlaşılmalıdır.
Yaklaşık 1990’ların sonlarına kadar yaşlı yüz görüntüsünü düzeltmek için yapılan estetik ameliyatlar genellikle yüzdeki deri sarkmaların ve kırışıklıkların düzeltilmesini hedef alıyordu. Ancak daha sonra yaşlanmanın yaptığı değişiklikler daha iyi anlaşılmaya başlandı. Özellikle yüz bölgesinde yaşlanma ile birlikte yumuşak dokularda bir erime ve sarkma oluyor. Yaşlanma sırasında en belirgin olarak göz altlarındaki yağ dokuları erir ve buna bağlı olarak derinde olan ve normalde dikkati çekmeyen göz altı yağ torbaları görünür hale gelerek dikkat çekmeye başlar. Ayrıca gözlerin alt iç taraflarındaki yanak kısımlarında yağ dokuları eriyerek “gözyaşı olukları” adı verilen dikine çöküklükler yapar. Aynı şekilde ağız kenarlarındaki yumuşak dokular azalarak buralarda “Marionette Çizgileri” adı verilen oluklar oluşturur. Marionette kelimesi alt çenesini oynatan kuklaların ağız kenarlarındaki dikine çizgilerden (oynak yerlerinden) esinlenerek alınmıştır. Modern konseptte yüz yaşlanmasını bir balonun sönmesine benzetebiliriz. Gergin balon sönmeye başlayınca çeperleri buruşmaya başlar. Bunun düzelmesi için kenarların gerilmesi yetmez. İçindeki hacmin de arttırılması gerekir. Yani balon tekrar şişirilmelidir. Bu kavramı yaşlanmış yüzlerin tedavisine uygularsak yaşlı yüzlerdeki doku kaybının yani sönmenin düzeltilmesi gerekir. Bunun için de yüzdeki çökmüş ve sönmüş bölgelerin uygun bir doku veya madde verilerek tekrar doldurulması yani şişirilmesi gereklidir. Bu işi gerçekleştirecek maddeleri sonunda firmalar üretmeyi başardılar ve “dolgu” adı altında piyasaya sürdüler.
Günümüzün ticari dolgularını iki ana grupta toplayabiliriz.
Ticari dolgu maddelerinin avantajlı yanları:
Sakıncalı yanları:
Dolgu maddesi olarak kullanılmak üzere başka bir seçenek daha vardır: Kişinin kendisinden alınan dokular. Deri altı dokusu (dermis) kas ve fasya gibi çeşitli dokular dolgu maddesi olarak kullanılabilirler. Ancak en sık kullanılan doku vücutta en bol bulunan ve kullanımı en kolay olan yağ dokusudur. Yağ dokusu karından, belden, bacak içlerinden veya diz içlerinden alınabilir. Ancak alınması bir cerrahi işlemdir ve ağrılıdır. Bunun için bir ameliyathane ve anestezi gerekir. İşlemin büyüklüğüne göre lokal anestezi ile günübirlik yapılabildiği gibi genel anestezi altında ve yatarak yapılmaları da gerekebilir. Yağların alınması küçük veya normal bir liposuction işlemidir. Küçük bir alandan bir enjektör ile ve elle yağlar alınabildiği gibi bir liposuction aleti de gerekebilir. Alınan yağlar enjekte edilmeden önce zenginleştirme işleminden geçirilir. Bu işlem hasta masada iken 15-20 dakika içinde gerçekleştirilebilir. Yağların verilmesi küçük enjektörler ile yapılır. Enjektör uçları normal iğneler olabildiği gibi künt uçlu kanüller (ince borular) da olabilir. Enjeksiyon sonrası değişen ölçülerde morarma (ekimoz) ve şişlik (ödem) görülebilir. Bunların kaybolması bazı kişilerde 3 haftayı bulabilir.
İlk verilişte yağ dokusunun bir kısmı ilk 3-4 ay içinde eriyebilir. Bu erime miktarı işlemi yapan cerrahın deneyimine ve yağ verilen bölgenin kan dolaşımına bağlı olarak %50’ye kadar çıkabilir. Ancak verilen yağın tamamı da tutabilir. Ancak normal koşullarda hiçbir zaman verilen yağın tamamı erimez. Kabaca 4 ay sonra kalan yağ miktarını kalıcı olarak kabul edebiliriz. Kalan miktar istenen sonucu karşılamaz ise 4. aydan sonra aynı bölgeye yeni bir yağ enjeksiyonu daha yapılır. Çoğu zaman ikinci yağ enjeksiyonunda erime miktarı daha az olmaktadır. Çoğu zaman şu şekilde bir mantık yürütülmektedir: Verilen yağların bir miktarı eriyor ise ilk seferde düşündüğümüzden daha fazla yağ verelim ve erime sonrası istediğimiz sonuca ulaşalım. Bu düşünce doğru değildir. Bazı durumlarda hiç veya çok az erime olabilir. Bu durumda bölge istenenden daha kabarık olacaktır ve sonucu olumsuz etkileyecektir. Bu nedenle doğru karar gerektiği kadar yağ vermektir.
İlk ameliyatta alınan yağ dokusunun bir kısmı ileride kullanılmak amacı ile saklanabilir. Yağlar özel derin dondurucularda (-80 dereceye kadar soğutabilen) birkaç yıla kadar saklanabilir. Tekrar kullanılmaları gerektiğinde donmuş yağlar eritilerek enjekte edilebilir.
Yağ dokusu ile dolgu yapılması ucuz bir işlem değildir çünkü alınma işlemi bir ameliyathanede yapılmalıdır. Ameliyathane kullanımı pahalıdır. Buna karşılık derin dondurucuda saklanan yağların eritildikten sonra enjekte edilmeleri lokal anestezi altında günübirlik bir işlem olarak yapılabilir. Bu tür enjeksiyonlar muayene koşullarında gerçekleştirilebilir. Ancak bir ameliyathanede yapılmaları tercih edilmelidir.
Prof. Dr. Ege Özgentaş 5 ml veya daha fazla miktarlarda dolgu gerektiğinde kişinin kendi yağını kullanmayı tercih etmektedir. Zaten olguların çoğunda bu miktarın çok üzerinde miktarlar kullanılmaktadır. Buna karşılık dudak dolgularında ve az miktardaki yüz dolgularında ticari dolguları kullanmaktadır. Ancak kullanılan dolguların FDA onayı alınmış ürünler olduğuna özen göstermektedir.
Aşağıdaki video 2016 yılında hazırlanmış olsa da hala geçerli olan bilgiler vermektedir.
Duyularımız beyne çeşitli uyarılar gönderirler. Bu uyarılar sinirlerimizde elektrik akımına dönüşür ve çeşitli sinir bağlantılarından geçerek beyne ulaşırlar. Bu sinyalleri alan beyin gerekli hedeflere yanıt niteliğinde sinyaller gönderir. Çeşitli nedenlerle bu sistemde bir bozukluk olursa baş-boyun bölgesindeki (trigeminoservikal) ağrı sistemi belli aralıklar ile uygunsuz olarak uyarılır ve migren baş ağrısı denilen hastalık ortaya çıkar. Diğer bir deyişle migren belli aralıklar ile ortaya çıkan, bir süre devam ettikten sonra sona eren ve bazen dayanılmaz şiddete ulaşan baş ağrıları ile kendini gösteren bir hastalıktır.
Migrenin dört evresi vardır:
Hazırlık (prodrome) dönemi : Ağrıdan 24 saat kadar önce başlar. Aşırı esneme, ruhsal durumda açıklanamayan değişiklik, aş erme, aşırı idrara çıkma gibi durumlar görülebilir.
Başlangıç belirtileri (aura) dönemi: Ağrıdan hemen önce veya ağrı ile birlikte başlayabilir ve ağrı süresince devam edebilir. Kaslarda zayıflık, birisi dokunuyor veya sıkıştırıyormuş hissi, görme bozuklukları (zigzag çizgiler, ışık parlamaları) oluşabilir.
Belirtili (semptomatik) dönem: Önce hafif olarak başlayan ve giderek şiddetlenen ağrı görülür. Genellikle baş boyun bölgesinin tek tarafında olur. Ağrı gidip gelen atımlar şeklindedir. Beraberinde bulantı ve kusma, ışık koku ve sese aşırı duyarlılık görülür. Öksürme, hapşırma ve hareket etme ile ağrı daha da şiddetlenir.
Ağrı sonrası (postdrome) dönem: Hasta kendini zayıf, bitkin ve kafası karışmış hisseder. Bu durum bir güne yakın sürebilir.
Teşhiste hastanın şikayetleri çok önemlidir. Kesin tanı koyduracak bir yöntem yoktur. Ancak benzer belirtileri veren başka hastalıkları ekarte etmek için nörolojik muayene, MR (manyetik rezonans) veya BT (bilgisayarlı tomografi) dahil çeşitli testler yapılmalıdır. Şunu tekrar hatırlatmakta yarar vardır: Migren tanısını koyduracak özel bir laboratuvar veya görüntüleme testi yoktur.
Migrenin kesin tedavisi yoktur. Şunlar yapılabilir:
Cerrahi tedavi: Son yıllarda baş boyun bölgesinde ağrının görüldüğü bölgenin sinirleri gevşetilerek ağrıların azaldığı veya kaybolduğu gözlenmiştir.
Botulinum toksini tedavisi: Yaklaşık 20 yıldan beri kullanılmaktadır. Ortaya çıkışı hastaların gözlemleri ile olmuştur. Herkes gibi migren hastaları da yüz, boyun, saçlı deri gibi bölgelere çeşitli amaçlar ile botulinum toksini yaptırmaktadırlar. Bazı migren hastaları botulinum yaptırdıktan sonra uzun süre yeni bir atak geçirmediklerini fark ettiler. Hatta hafif ağrılarda oluşmuş ağrının da geçtiğini gözlemlediler. Bu bulgular ağrıyı yapan sinir uçlarının botulinum toksini ile çalışmaz hale getirilmesinin ağrıya iyi geldiğini düşündürdü. Günümüzde bu tedavi geniş olarak kullanılmaktadır. Genellikle ağrının olduğu bölgede bir adale bulunur. Bu adalelerin veya sinirinin botulinum toksini ile felç edilmesi bazı hastalarda belirgin yarar sağlamaktadır. Ancak botulinum toksini etkisi geçici olduğundan tedavinin belli aralıklar ile tekrarlanması gerekmektedir.
Prof. Dr. Ege Özgentaş migren baş ağrılarında ve boyun, sırt gibi bölgelerdeki ağrılarda uygun hastalarda botulinum toksini kullanmaktadır. Ağrının olduğu bölgedeki kaslar veya sinirleri botulinum enjeksiyonları ile çalışamaz hale getirilir. Ancak bunun için ağrı olan bölgelerin anatomisinin iyi bilinmesi ve enjeksiyonların doğru bölgelere yapılması gereklidir.
Sosyal medyadaki paylaşımlarımızı izlemek için aşağıdaki logolardan uygun gördüklerinize tıklayabilirsiniz:
<script type="application/ld+json">
{
"@context": "https://schema.org",
"@type": "MedicalWebPage",
"mainEntityOfPage": {
"@type": "WebPage",
"@id": "https://egeozgentas.com.tr/migren-ve-botulinum-toksini/"
},
"headline": "Migren Tedavisinde Botulinum Toksini (Botoks) Uygulaması",
"description": "Migren nedir, belirtileri nelerdir? Botulinum toksini (botoks) ve cerrahi yöntemlerle migren ağrılarının tedavisi, tetikleyici faktörler ve modern tedavi yaklaşımları.",
"image": "https://egeozgentas.com.tr/wp-content/uploads/2022/02/2022-02-09-botox-migren-web-publish.jpg",
"author": {
"@type": "Person",
"name": "Prof. Dr. Ege Özgentaş",
"jobTitle": "Estetik Plastik Cerrahi Uzmanı",
"url": "https://egeozgentas.com.tr/hakkinda/"
},
"publisher": {
"@type": "Organization",
"name": "Prof. Dr. Ege Özgentaş",
"logo": {
"@type": "ImageObject",
"url": "https://egeozgentas.com.tr/wp-content/uploads/2022/09/logo_alt_01-e1662580491963-300x121.jpg"
}
},
"datePublished": "2022-02-09T13:27:42+03:00",
"dateModified": "2026-01-15T22:51:16+03:00",
"lastReviewed": "2026-01-15T22:51:16+03:00",
"reviewedBy": {
"@type": "Person",
"name": "Prof. Dr. Ege Özgentaş"
},
"medicalAudience": "Patient",
"relevantSpecialty": {
"@type": "MedicalSpecialty",
"name": "Neurology"
},
"mentions": [
{
"@type": "MedicalCondition",
"name": "Migren",
"alternateName": "Migraine"
},
{
"@type": "MedicalProcedure",
"name": "Botulinum Toksini Uygulaması",
"alternateName": "Migren Botoksu"
}
],
"keywords": "migren tedavisi, migren botoksu, botulinum toksini migren, kronik baş ağrısı çözümü, migren cerrahisi, migren tetikleyicileri"
}
</script>
Yazımıza ilginç bir hikaye ile başlayalım. İspanyollar 16, 17 ve 18. yüzyıllarda bugünkü Şili ve Peru bölgelerinde yaşayan İnka’lardan tonlarca altın ve gümüş çaldılar. Ancak bunların İspanya’ya taşınması kolay olmadı. Şili ve Peru Pasifik Okyanusu, İspanya ise Atlantik Okyanusu kıyısında idi. Ganimetlerin iki okyanus arasında taşınabileceği en dar kara parçası Panama bölgesi idi. Taşımayı burada yaşayan Kuna yerlilerine yaptırdılar. Ormanlık bölgede çok zor şartlarda çalışan bu yerlilerin yaşam süreleri çok kısa idi. Bu şartlara dayanamayan Kuna yerlilerinin bir kısmı kaçarak San Blas Adalarına yerleştiler.
Panama kanalı inşaatı sırasında bir Amerikan Askeri Birliği burada gözlemci olarak bulunuyordu. İşçiler arasında Kuna yerlileri de vardı. Birliğin sıhhiye görevlisi ilginç bir şey fark etti. Kuna yerlilerinin kan basınçları diğer çalışan işçilere göre çok daha düşük idi. Acaba düşük kan basıncı genetik bir özellikten mi kaynaklanıyor yoksa çevresel bir faktör mü buna neden oluyordu? Kuna yerlilerinin çoğunluğu San Blas adalarında yaşıyordu ve burada en bol bulunan yiyecek kakao ağacının tohumları idi. Adalarda yaşayanlar kakao çekirdeklerinden elde edilen gıdaları bol miktarda tüketiyorlardı.
2007 yılında Panama Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Hollenberg ve arkadaşları bir araştırma yaptılar. Panama ana karasında yaşayanlar ile yalnızca Kuna yerlilerinin yaşadığı San Blas adalarında yaşayanların ölüm nedenlerini incelediler. Panama’da yaşayanların ölüm nedenleri arasında kalp damar hastalıkları ve kanser çok yüksek bir oran tutarken adada yaşayan Kuna yerlilerinde kalp damar hastalıkları ve kanserden ölüm çok daha azdı. Acaba bunun kakao ile bir ilişkisi olabilir miydi?
Kakao bitkisinin adı Theobroma cacao’dur. Bu bitkinin işlenmemiş tohumlarına kakao adı verilir. Bu çekirdeklerin kavrulup öğütüldükten sonraki toz haline ise kokoa tozu veya yalnızca kokoa denilir. Çikolata ise kokoa tozunun çeşitli işlemlerden geçirildikten sonra içine şeker ve yağ ilave edilmesi ile elde edilen bir besindir. Çikolata sevilen bir gıda olsa da uzun süre sağlıklı ve fit bir yaşam sürmek isteyenlerin uzak durduğu bir madde olmuştur. Ancak son yıllarda kakao ve buna bağlı olarak çikolatanın sağlığa yararlı etkileri üzerindeki çalışmalar artmaktadır.
Kakao yaklaşık 500 yıldır tıpta kullanılmaktadır. Tohumların içinde polifenol antioksidanların alt grubu olan flavonoidler bulunur. Özellikle kateşin ve epikateşin flavanolleri önemlidir. Son yıllarda bitkisel flavanollerin insan hücreleri üzerindeki yararlı etkileri araştırılmaktadır. İnsanlarda damarların bütünlüğünü nitrik oksit denilen bir madde korur. Oksidatif stres arttıkça nitrik oksit görevini yeterince yapamaz ve damarların yapısı bozulur. Yapısı bozulan damarlarda daralma ve büzüşme (vazokonstriksiyon) artar. Bu da kalp damar sistemi hastalıklarını, yüksek tansiyon ve diyabeti tetikler. Kakao tozunda yüksek miktarda bulunan flavanoller nitrik oksit yapımını arttırır. Artan nitrik oksit ise damarların genişlemesine yol açarak kan basıncını düşürür. Sağlıklı insanlarda 4 gün boyunca yüksek dozda flavanol içeren toz kakao (kokoa) verildiğinde belirgin bir damar genişlemesi (vazodilatasyon) olduğu görülmüştür. Ancak içinde düşük miktarda flavanol olan kakao tozu verildiğinde aynı damar genişlemesi saptanmamıştır.
Çalışmalar yüksek tansiyonu olan kişilerde az miktarda çikolatanın bile kan basıncını düşürebildiğini göstermiştir. Bu etki çikolata içindeki flavanol miktarı yüksek ise ortaya çıkmaktadır. Flavanoller en yüksek düzeyde kakao ağacı tohumlarında bulunur. Bu tohumlara yapılan her işlem (kavurma ve öğütme dahil) flavanol miktarını azaltmaktadır. Hele çikolata yapılırken konulan şeker ve ilave işlemler flavanol miktarını iyice düşürmektedir. Sütlü çikolatada siyah çikolataya göre daha az flavanol vardır. Ancak her şekersiz ve siyah çikolata flavanolden zengin demek değildir. Çikolatanın siyahlaştırılması alkalizasyon denilen bir yöntemle yapılırsa flavanoller yok olmaktadır.
İçinde yüksek miktarda flavanol içeren çikolataların yararlı etkileri vardır. Bu yararları şu şekilde sıralayabiliriz:
Ancak bu yararların sağlanması için çikolatanın fazla miktarda flavanol içermesi gerekmektedir. Bunun için de şunlar gerekli:
Ancak yukarıdaki özellikleri taşıyan çikolatanın keyifle yenecek bir lezzetinin olmayacağını da dikkate almamız uygun olur.
Çikolata (ve kakao) içerdiği flavanoller zengin ise sağlığa yararlıdır. Ancak bunun mümkün olması çikolata üreticilerinin özel bir çaba harcaması (ve ilave maliyet) ile olur. Aksi takdirde bol çikolata tüketmek kilo almaya ve buna bağlı olarak kalp damar hastalıkları, hipertansiyon, diyabet gibi hastalıklara yol açmaktan başka işe yaramayabilir.
Geniş yanıklar hala bilinen en ağır yaralanma biçimidir. Günümüzde yanıklara bağlı ölümlerde ciddi azalmalar sağlanmıştır. Ancak birçok yanık iyileşme sonrası ciddi izler bırakmaktadır. Bu izlerin tedavisi yakın bir zamana kadar neredeyse mümkün değildi. Günümüzde bu konuda ciddi ilerlemeler sağlanmıştır.
Eğer yanık izleri dar bir alanda ise ve kenarlarında normal deri mevcut ise bu alan kesilerek çıkartılır ve etraftaki deri ortaya yaklaştırılarak dikilir. Bu şekilde çizgi şeklinde bir iz elde edilir. Ancak bu çizgi şeklindeki izin de zamanla kenarlara doğru açılarak genişlemesi veya kırmızılaşıp kabarması mümkündür.
Yanık izleri geniş bir alanı kaplıyor ise bu izler kesilerek çıkartılır ve üzerine kişinin kendisinden alınan deri yaması konulur. Deri yamasına tıp dilinde “greft” adı verilir. Ancak bu deri yaması vücudun başka bir yerinden alınmalıdır ve deri yaması alınan bölgede de iz kalma olasılığı vardır. Deri yamasının alındığı yerde iz kalma derecesi yamanın kalınlığı ile ilgilidir. Ne kadar ince yama alınırsa alınan yerde o kadar az iz kalır. Buna karşılık ince deri yamasının konulduğu yerde oluşturduğu görüntü yeterince güzel değildir. Etrafındaki normal deriden farklı görünür ve estetik olarak hoş durmaz. Kalın deri yamaları konuldukları bölgede daha kaliteli bir görüntü oluştururlar. Buna karşılık alındıları bölgede çok daha çirkin bir iz kalır. Deri yamaları da ancak belirli genişlikteki bölgelere konulabilir. Her iki bacak, göğüs ön duvarının tamamı veya sırtın tamamı gibi geniş alanlara konulacak yeterli büyüklükteki deri bulmak zor hatta imkansızdır. Buraları yamamak için aynı bölgeden belli aralıklar ile tekrar tekrar deri yaması almak gerekir. Bu da hem yama konulan hem de alınan bölgede kaliteli bir görüntü sağlamaz. Yani estetik amaç için uygun değildir.
Yalnızca yüzü tutan yanıklarda tüm yüze tam tabaka deri yaması konulması kaliteli ve estetik açıdan olumlu bir görüntü sağlayabilir. Ancak yüz derisinin alanı sanıldığından çok daha geniştir ve bu kadar büyük deri alınan bölge kendiliğinden iyileşemez. Buraya başka yerlerden alınan kısmi kalınlıkta yama konulması gerekir. Bu da yüz dışındaki bölgelerde çok geniş izlere yol açar.
Yüz nakli geniş yüz yanıklarında umut veren bir tedavi şeklidir ancak kolay bir yöntem değildir ve günümüzde yüz dışı yanık izi bölgelerinde kullanılmamaktadır.
Şu ana kadar anlatılanlar sınırlı yanık izlerinde kullanılan günümüzde de geçerli olan klasik tedavi yöntemleridir. Peki bu yöntemlerin hiçbirinin işe yaramadığı geniş yanık izlerinde farklı tedaviler uygulanabilir mi? Örneğin izi kesip çıkartamıyor isek onun görüntüsünü daha iyi hale getirebilir miyiz? Bu konuda son yıllarda büyük ilerlemeler kaydedilmiştir. Şöyle özetleyebiliriz:
Fraksiyonel lazerler özellikle Fraxel dual lazer yanık izlerinde ve diğer yara izlerinde olumlu sonuçlar vermektedir. 1550 nanometre ve 1927 nanometre boyutlarında iki ayrı dalga boyu ile çalışan bu lazer hem izlerin kırmızılık ve kabarıklığını azaltmakta hem de koyu lekelerin giderilmesine yardımcı olmaktadır. Bu tedavinin bir olumsuz yanı tek seansta yeterli sonucu verememesidir. En az bir ay (bazen daha uzun) aralıklarla tekrarlanması gerekmektedir. Kaç seansın yeterli olacağını önceden belirlemek mümkün değildir ve bazı izlerde çok sayıda tedaviye ihtiyaç duyulabilmektedir. Fraxel uygulaması çok aşırı derecede olmasa da ağrılıdır. Bu nedenle tedavi öncesi uygulama yapılacak bölgelere ağrı azaltıcı bir krem sürülür ve yaklaşık 2 saat kadar beklenir. Daha sonra tedavi gerçekleştirilir. Günübirlik bir işlemdir. Doğru yapılırsa deride görünen bir yara olmaz. Hasta hemen banyo yapabilir. Ancak tedavi uygulanan bölgenin güneşe gösterilmemesi ve dışarıdan tahriş edilmemesi şarttır. Bölgeye özel nemlendirici merhemler sürülür. Tedavi sonrası bir iki gün süren hafif ağrı ve kızarıklık olabilir. Ancak bunlar hemen düzelir. Tedavi bölgesinde deride pullanma ve bu pulların dökülmesi gözlenir. Bölgenin tamamen normale dönmesi ortalama bir ayı bulabilir. Bu nedenle tekrarlanan tedaviler bir ay veya daha uzun aralıklar ile yapılır. Çocuklarda bu tedaviyi uygulamak zordur. Bu nedenle çok hafif verilen bir anestezi altında bu işlem gerçekleştirilir ve hemen sonrasında hasta evine gönderilir. Bütün bunlara karşın Fraxel lazer halen günümüzdeki en etkin tedavi araçlarından biridir.
Yanık izlerinin büyük çoğunluğu sert, kırmızı ve kabarıktır. Bunların içine çeşitli ilaçların enjekte edilmesi sertlik ve kabarıklığı alır ve yumuşama sağlar. Bu ilaçlar bazı kanser ilaçları ve kortizon içeren ilaçlarıdır. Ancak bunların enjeksiyonu özel bir deneyim gerektirir. Yanlış yerlere enjekte edilirlerse istenmeyen sonuçlara yol açabilirler. Ayrıca bunların dozu da önemlidir. Çok geniş yanıklara doz kısıtlaması nedeni ile yapılamayabilirler. Bu durumda yanık izi küçük parçalara ayrılır ve her seansta başka bir bölgeye enjeksiyon yapılır. İlaç enjeksiyonları bir veya üç ay aralıklar ile tekrarlanmalıdır. Kaç kez yapılacakları önceden bilinemez. Defalarca yapılmaları gerekebilir. Enjeksiyonlar genellikle çok hafif ağrılıdır ve bu nedenle direkt olarak uygulanabilirler. Ancak ağrı eşiği düşük olan kişilerde enjeksiyon öncesi bölgeye ağrı kesici bir krem sürülerek yaklaşık iki saat beklenir ve daha sonra enjeksiyon yapılır. Çocuklarda bu tedavi ancak anestezi altında yapılabilir. Bunun için hastaya çok hafif bir anestezi verilerek enjeksiyonlar yapılır ve hemen ardından hasta evine gönderilebilir. Bu hastalara aynı zamanda silikon tabakalar üzerinden baskı uygulaması ve yara yumuşatıcı merhemler de verilmektedir.
Yanık izi tedavisindeki en güçlü yöntemlerden biridir. Kişinin kendi yağı alınır ve mümkünse bazı işlemlerden geçirilerek kök hücrelerden zenginleştirilir. Daha sonra bu yağ dokusu izlerinin içine enjekte edilir. Yağ dokusunun yanık izi içine enjeksiyonu çok ağrılı değildir. Bu nedenle lokal anestezi ve hafif bir sakinleştirme ile yapılabilir. Buna sedasyon anestezisi denilir. Ancak yağ dokusunun alınması ağrılıdır. Bu işlem büyük bir enjektör ile deri altındaki yağların emilerek alınması şeklinde yapılır. Ancak hastaya çok fazla miktarlarda yağ verilmesi gerekli ise bu durumda önce liposuction ameliyatı yapılır ve daha sonra alınan yağlar işlemden geçirilerek enjekte edilir. Yağ enjeksiyonunun bir kez yapılması yeterli değildir. En az 3 ay aralıklar ile defalarca yapılması gerekebilir. Her seansta yeniden yağ dokusu alınması masraflıdır ve mantıklı değildir. Bu nedenle ilk seansta gerekenin birkaç katı üzerinde yağ dokusu alınır. İşlendikten sonra ihtiyaç kadarı enjekte edilir ve fazlası -80 derecede derin dondurucuda saklanır. Aylar sonra yeniden verilmesi gerektiğinde ihtiyaç kadarı eritilir, sakinleştirme anestezisi altında enjekte edildikten sonra aynı gün hasta evine gönderilir. Yağ verilen bölgelerde yalnızca iğne izleri dışında yara olmadığından özel bir tedavi gerekmez ve hasta hemen günlük yaşamına geri döner. Bu tedavinin yapılabilmesi için hastanın alınabilecek fazladan yağ dokusunun olması gereklidir. Çok zayıf hastalarda ve çocuklarda uygulanması uygun değildir.
Bu yanık izi tedavisinin en son aşamasıdır. Buna kolay hatırlanması açısından “zımpara ve cila” adını verebiliriz. Bazı yanık izleri tamamen düzelir ancak bölgede yalnızca beyaz bir leke kalır. Sertlik, kabarıklık, kaşıntı vs yoktur. Bu durumlarda diğer tedaviler beyazlığı gidermekte yetersiz kalır. Kişisel olarak uyguladığım tedavi beyaz bölgenin üzerine yüzeyel bir zımpara yapmaktır. Buna dermabrazyon denilir ve dönen tırtıklı silindirler ile mekanik olarak yapılır. Daha sonra bu zımparalanan ve kanayan bölgenin üzerine özel olarak alınmış bir deri yaması konulur. Bu deri yaması vücudun başka bir yerinden alınır. Farklı olarak alınan bu deri yaması bölgesinde genellikle iz kalmaz. Bu yama traşlanmış bölgeye yapıştırılır. Yama iki üç gün içinde yapışır ve yaklaşık bir hafta sonra yerine oturur. Bölgede hafif kahverengi bir iz kalır. Her zaman bu izin deri rengi ile aynı renk olacağı garanti edilemez ama her durumda beyaz lekeden daha az dikkati çeken bir iz bırakır.
Hastaların en çok sorduğu sorulardan birisi bu tedavinin başarı şansıdır. Hemen söyleyelim. Bu tedavi bir mucize değildir ve asla %100 başarı sağlamaz. Ancak şu an dünyada bilinen en geçerli tedavidir. Başarı her hastada farklıdır. Bazı hastalarda %70 üzerinde silinme sağlanırken bazı hastalarda ancak %40 civarında yarar sağlanmaktadır. Ancak bu başarı oranı bile hastaları mutlu edebilmektedir çünkü ağır yanık izlerinde bu oranlara başka yöntemler ile ulaşma şansı yoktur. Ayrıca bu tedavi ileri yıllarda geliştirilecek yeni yöntemler için de sakınca oluşturacak bir sekel bırakmamaktadır. Tedavi süresi değişkendir. Genellikle bir yılı geçmektedir. Hastalar tedaviden yarar gördükçe devam etmekte yarar vardır. Bazı hastalar tedavinin belli bir aşamasında düzelmeyi yeterli bularak daha fazla devam etmek istememektedirler. Bazı durumlarda ise tedavi bir limite erişmekte ve daha fazla düzelme mümkün değil denilerek tarafımızdan sonlandırılmaktadır.
Günümüzde geniş yanık izlerinin tedavisi artık daha başarılı yapılabilmektedir ve yanık izi ile yaşamak bir kader değildir.
Deride oluşan her yaralanma bir iz (tıbbi adı ile skar veya nedbe) bırakır. Keloid yaralanmadan sonra oluşan anormal ize verilen isimdir.
Deride bir yaralanma olduğu zaman deri kenarlar birbirinden uzaklaşır ve ortada bir açık alan oluşur. Yaraya dikiş atılmasa bile bu açık alan bazı hücrelerin çekmesi ile ortaya yaklaştırılır ve yara kenarlarının birbirine dokunması sağlanır. Ancak yara kenarlarının sağlam bir şekilde birbirine kaynaması için kolajen adı verilen iplikçikler bir ağ oluştururlar ve artık kenarların tekrar koparak birbirinden ayrılmasına engel olurlar. Yara ne kadar geniş ve derin ise burayı sağlamlaştırmak için üretilen kolajen o kadar fazla olur. Üretilecek kolajenin miktarı vücut tarafından otomatik olarak ayarlanır ve biz hekimlerin bu konuda fazla bir müdahale seçeneğimiz yoktur. Yara bölgesine biriken kolajen deride gözle görülür bir iz bırakır. Bu nedbe ilk birkaç ay içinde giderek kırmızı, sert ve deriden kabarık bir görüntü oluşturur. Ancak üçüncü aydan sonra yavaş yavaş içindeki kolajen miktarı azalır, kırmızılık sertlik ve kabarıklık bir miktar normale döner. Buna tıpta yaranın olgunlaşması adı verilir. Vücut tarafından otomatik olarak düzenlenir ve dışarıdan ancak kısıtlı bir müdahale yapılabilir. Yara izinin olgunlaşıp son halini alması genellikle bir yıl bazen iki yıl sürebilir. Normal şartlarda yara skarı değişen boyut ve renkte olabilir ama orijinal yaralanmanın dışındaki normal deriye uzanmaz.
Bilinmeyen nedenler ile derideki bir yaralanma kontrolsüz bir iyileşme olayına yol açabilir. Yaralı bölgeye biriktirilen kolajen miktarı kontrolden çıkar. Çok sert kırmızı ve kabarıklığı yaralanan bölgenin ötesine geçen bir nedbe oluşur. Yanaktaki bir milimetrelik bir sivilcenin patlatılması bazen santimetre ile ölçülecek genişlikte bir nedbeye yol açabilir. Kulak memesine küpe için açılan bir delik kulağın önemli bir kısmını içine alacak kadar geniş bir ize yol açabilir. Normal yara izlerinin (nedbelerin) aksine keloid zamanla düzelme göstermez.
Keloid nedbeler (skarlar) karakteristik olarak çok sert, kırmızı veya daha koyu renkli, kaşıntılı, basmakla ağrılı olurlar. Yüzeyleri pürüzsüz ve parlaktır. Üzerlerinde saç veya kıl yoktur. İleri derece geniş ve kabarık olabilirler. Ancak daima orijinal yaralanmadan çok daha geniş bir alanı içine alırlar. Keloid görüntü olarak rahatsız edici olmasına karşın tehlikeli bir hastalık değildir ve ciddi sağlık sorunları yaratmaz.
Keloid herkeste olabilir ancak gelişme çağındaki çocuklarda ve gençlerde daha sık görülür. İleri yaşlarda ortaya çıkması çok nadirdir. Koyu renk derisi olanlarda açık tenlilere göre biraz daha sıktır. Vücudun her tarafında olabilir ancak bazı bölgeler keloide daha eğilimlidir. Bu bölgeler:
Keloidin kesin bir tedavisi mevcut değildir. Aşağıdaki yöntemler tedavide kullanılır ancak başarı şansı kişiden kişiye çok büyük değişiklikler gösterir:
Cerrahi olarak keloidin çıkartılarak ortaya çıkan defektin dikilmesi mantıklı bir işlem gibi görülebilir. Ancak şunu unutmamak gerekir. Keloid bir yaralanma ile başlar ve cerrahi çıkarılma önemli bir yaralanmadır. Sonucunda çok daha büyük bir keloidin ortaya çıkma ihtimali büyüktür. Yeni keloid oluşumu cerrahi tedaviden aylar sonra ortaya çıkabilir. Bu nedenle cerrahi tedavi uygulanacaksa bazı koşulların yerine getirilmesi gerekir. Bunların başında dikiş hattında hiçbir gerginlik olmaması gelir. Ayrıca cerrahi tedavi sonrası hemen diğer cerrahi olmayan tedavi metotlarına da başlamak gerekir.
Keloid nedeni bilinmeyen öldürücü olmayan ancak görüntü bozukluğu ile sorun yaratan bir yara iyileşme bozukluğudur. Tedavisi zordur ancak imkansız değildir. Bu konuda deneyimi olan plastik cerrahi uzmanları tarafından başarılı olarak tedavi edilebilir.
